Felsefe

Usûl erkan bilmez nâdân elinden
Usûl ağlar, erkan ağlar, yol ağlar (Şah Hatâyi)

İnsanoğlu, etrafında olup bitenleri anlamaya, merakını gidermeye, kainat ve hayatın anlamını sorgulamaya, varoluşundan beri hep ihtiyaç duymuştur.
Felsefe; hayatın sorgulanması, görüntülerden ziyade, eşyanın hakikatinin ve olayların perde arkasının irdelenmesi, diğer bir deyişle; kainatı kavramaya ve anlamaya yönelmiş zihni faaliyetler bütünü olarak tanımlanabilir. Sokrates: “Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez!” diyerek aslında konuyu özetlemiş olmaktadır.
Felsefe; “Evrenin kaynağı nedir, yapısı ve şekli nasıldır?” sorusu yanında, “Ben kimim, insanın mahiyeti ve anlamı nedir? Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” gibi sorulara cevap bulmaya çalışır. Bunu yaparken de; eleştirel olmaya, sistemli düşünmeye ve hepsinden önemlisi, olaylara bütünsel bir tarzda bakmaya özen gösterir.
Felsefe; varlık nedir, dışımızda bir evren var mıdır, varsa nasıldır, ruh nedir ve beden ile ilişkisi nasıl açıklanabilir, âlemin bir yaratıcısı var mıdır, varsa bu yaratıcının varlığını kavrayabilir miyiz, bilgi nedir, kaynağı nedir ve neyi bilebiliriz sorularını da araştırır.
Genellikle hükema sıfatıyla anılan İslam filozofları, felsefeyi; “insanın gücü nispetinde, varlığın varlık olma hasebiyle araştırılması” şeklinde tanımlarlar. Bunların en başta gelenlerinden İbn-i Sînâ, “Felsefe, bilgiye duyulan ve hiç bitmeyen bir sevgidir” der.
Kainatın varoluşu, sadece fizik kanunları ile açıklanamamakta, metafiziksel bir izahı da gerektirmektedir. Yaşadığımız evren; biz Müslümanlara göre Yüce Yaratıcı’nın “ol (kün)” emriyle, ateistlere göre tesadüfen, agnostiklere göre ise bilemeyeceğimiz bir sebeple oluşmaya başladı. Evrenimizden önce de, ebedi ve ezeli metafizik bir Güc’ün varolduğu, çoğunlukla kabul edilen bir gerçektir.
Kainat, bir düşüncenin, diğer bir deyişle metafizik olanın fiziksel ifadesidir. Eğer evren bir fikrin ifadesiyse, beyin, bu fikrin sinyallerini almaya ayarlanmış tek anten, metafizik gerçeklikle aramızdaki yegane bağ olabilir. Yaratıcı hakkındaki her şey, fiziksel yaratılışın içinde gizlenmiştir ve zamanı gelince bu gerçeklik bulunacaktır. İslam’da bilginin, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan bir fonksiyonu vardır. Sadece kalbimiz değil, aklımız da ikna olsun ve yatışsın diye bilim ve felsefe bilmeliyiz. Bu husus, Kur’an’ın bizden en önemli beklentilerindendir.
İslam âleminin bugünkü durumunun en öncelikli sebeplerinden biri de, aklın terk edilmesidir. Akıl, Allah’ın bir ayetidir. Allah, akıl ayetini, indirdiği ayetler yani vahiy ile ve
evrende yarattığı ayetler yani bilim ile uyumlu kılmıştır. Yaratılışımıza kodlamış olduğu bilgi
ve din ayetlerini hatırlatmak için bize vahiy ayetlerini bildirmiştir.
Hikmet… Yitik malımız! Onu bir türlü sahiplenemedik. Kendimiz harmanlayıp, kendimiz şekil verip kendi doğrularımızı oluşturamadık. Halbuki kendi alt yapımıza sahip olabilsek, geri de kalmış olsak ‘hikmet bizim malımız’ deyip, günümüz bilimini de yavaş yavaş sindirir, hazmeder, ona yetişir ve de artık kendimiz yönlendirir hale getirebilirdik.
Felsefe ve bilim ile dinin hiçbir yanı çelişmez. Allah’ın emir ve yasaklarından oluşan gerçek din ile, yine Allah tarafından yaratılan kainat kanunları arasında herhangi bir tenakuzun varlığından söz edilemez. Böyle bir durumda, ya din anlayışımızda, ya da bilimsel yöntemimizde bir arıza var demektir.
Vahye uzak duran ve sahih bilgi kaynaklarından kendini soyutlayan kişiler tarafından yapılan insanı tanımlamaya yönelik felsefi araştırmalar ve üretilen fikirler, konuyu açıklığa kavuşturmak yerine tam bir kargaşaya sürüklemiştir. Bilimlerin felsefeden ayrılmalarını sağlayan ana nedenlerden birisi, Descartes’den sonra, tabiata sorulacak olan temel sorunun “neden” ve “niçin” değil, “nasıl” sorusu olmasıdır. Çünkü “neden” ve “niçin” sorularının nihai hedefi, eşyanın tekil niteliklerini öğrenmek değil, onun künhüne vakıf olmaktır ki, bu sorular da ancak felsefe tarafından sorulabilir.
Bugünün genel geçer felsefesi; “düşünüyorum, öyleyse varım!” yerine “tüketiyorum, öyleyse varım!” haline dönüşmüştür. Hep bir adım ilerde olmak için; önündekini geçmek, üzerine basmak, ne pahasına olursa olsun köşeyi dönmek zorlaması ile, düşünmeksizin ezber hayatlar yaşamaya mecbur edilen insanların, felsefenin sunduğu iyi-kötü ve güzel-çirkin gibi kavram çiftlerinin anlamlarını içselleştirmelerini nasıl isteyebiliriz ki?
Felsefe insan olmaya çağrı ise ve tıp sadece teknik bir uygulama alanı değil de bir bilim, bir sosyokültürel çalışma ve bir sanat alanı ise; bizi uygar köleler haline getiren ellerimizdeki, ayaklarımızdaki, zihinlerimizdeki zincirleri bize göstermek ve bu sayede tıbbın yeniden insana dönmesini sağlamak için felsefenin, diğer bir deyişle hikmetin ışığından ve yol göstericiliğinden daha çok yararlanmamız gerekmez mi?
Hakikatin değerlendirilmesi, tıptan ziyade dinin ve felsefenin konusudur. Tıp felsefesi kavramı, felsefenin tıp bilimi üzerindeki yorumlarını içermekte olup, insanı korkuları, inançları ve duyguları ile daha iyi tanımayı hedefler. Ortak alanları insan olan tıp ve felsefe, insanlık durduğu sürece hep birlikte, hep insan için var olacaklardır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s