Müdür Bey!

    Değerli Kardeşim Prof. Dr. Akın Aktaş’tan naklen:

    Yıl 1985. Artvin Sağlık Müdürü Dr. İsmail Bakırcı, hemşehrisi olan Tahsin Baba (Prof. Dr. Tahsin Demirtaş)’nın yardımıyla, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Araştırma Görevliliği’ni kazanmış ve asistan olarak görevine başlamış. Her sabah Tahsin Baba önde, diğer hocalar arkasında, uzmanlar, kıdemli asistanlar arkada, bizim eski müdür İsmail ise en arkada pansuman arabasının dümeninde, vizit yapıyorlar. “İsmail, sargıyı aç”, “İsmail, makas ver”, “İsmail, pansumanı tazele”, “İsmail dikişleri al”… Gel İsmail, git İsmail, koş İsmail, dur İsmail… Eeee, cerrahi asistanlığı bu, kolay değil! Gel çekice, git körüğe! Ama İsmail halinden memnun, herkesin geçtiği yollardan o da mecburen geçecek!

    Gel zaman git zaman, Artvin Sağlık Müdürlüğü’nün müstahdemlerinden Dursun Efendi apandisit olmuş ve Tahsin Baba’nın delaletiyle servise yatırılmış. Hemen ameliyatı yapılmış ve yatağına alınmış. Ertesi sabah bermutad vizit başlamış. Sıra Dursun Efendi’ye gelince, hasta yatağında oturur vaziyete geçmiş, ellerini yanda hazırol vaziyetine getirmiş, İsmail’e bakarak “Müdür Bey!” diyerek baş selamı vermiş. İsmail işaret parmağıyla “sus” işareti yapmış ama Dursun esas duruşunu hiç bozmamış. Durumu farkeden Tahsin Baba, gülümseyerek diğer hastaya geçmiş. 

Ertesi sabah aynı durum! Yalnız Dursun Efendi gezer hale geldiği için, bu sefer İsmail’i ayakta hazırol vaziyetinde karşılamış ve “Müdür Bey!”  deyip baş selamını tekrarlamış. Üçüncü sabah aynı vaziyet, ekip odaya girer girmez Dursun Efendi esas duruşunu göstermiş ve “ Müdür Bey!” deyip baş selamını çakmış. İşaretle mişaretle durumu kurtaramayacağını anlayan İsmail, Dursun’a “Sus oğlum sus! İkide bir ‘Müdür Bey’ deyip durma, müdürlük neyim kalmadı, geçti o günler! Gördüğün gibi pansuman arabası sürüyorum!” demiş!

Eeee, ne demişler; “Düşmez kalkmaz bir Allah!”

Cildiye mi-Deri Hastalıkları mı-Dermatoloji mi-Kozmetoloji mi?

Emekli bir öğretim üyesi olarak geriye doğru baktığımda nelerin ne kadar değiştiğini görüyor, bu değişikliklerden dolayı çoğu zaman üzülüyor, seyrek de olsa, bazen de seviniyorum. Diğer taraftan, hayatın her alanında kaçınılmaz olarak gerçekleşen bu değişiklerden, branşımızın da etkilenmesini normal karşılamak gerektiğini kabullenmeye çalışıyorum.

Malum olduğu üzere, Cildiye bir tıp branşı. Öyleyse önce “tıp” kelimesinden başlayalım! Öğretim üyeliğim süresince asistan ve öğrencilerime defalarca sorduğum “tıp kelimesinin kökeni nedir” sorusuna maalesef çok az istisna hariç doğru cevap alamadım. Sağlık bilim ve uygulamalarının ileri düzeyde geliştiği eski mısır medeniyetinin önemli şehirlerinden “Tebb” şehrinden geliyor “tıp” kelimesi. Tabip, tababet, tıbbiye, mütetabbip kelimeleri de bu ana kökten üretilmiş. “Hekim” kelimesi ise, hikmetle iş yapan tabip anlamına geliyor. Tabip ve hekim gibi iki güzel ve anlamlı kelime yerine ikame edilen “Doktor” kelimesi ise herhangi bir konuda uzmanlaşmış kişiyi ifade eden, daha yavan ve daha dar kapsamlı bir kelime!

Mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti çöküş aşamasına geçince, bunu önlemek amacıyla bir takım tedbirler almaya çalıştı. Bu tedbirlerden biri de, yetenekli gençlerini Avrupa’ya gönderip orada eğitim almalarını sağlamak ve ülkelerine bu yenilikleri getirmelerini temin etmekti. O zamanlar dünyanın süper gücü Fransa olduğundan, ilk yetişen modernizasyon ekipleri Fransa ve Fransızca’nın etkisinde kalmışlardır. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin öncülüğünde 14 Mart 1827’de açılan ilk modern tıp mektebi olan Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire’de eğitim, neredeyse 40 yıl süresince Fransızca olarak yapılmıştır. Türkiye’de modern dermatolojinin kurucusu kabul edilen Hulusi Behçet te temel eğitimini Fransızca olarak almıştır. Bizim kuşak ta dahil, eğitim aldığımız hocalar reçetelerini; Rx ile başlatmışlar, eau borique, pommade Wilkinson, soufre precipite, lotion tonique… şeklinde yazmışlardır. 

Dermatoloji eğitiminde Fransız etkisi 1935’lere kadar sürmüş, yaklaşık 15 yıl kadar devam eden bir Alman etkisinden sonra, halen devam eden İngiliz-Amerikan etkisine girilmiştir. Şimdilerde reçeteler; Rp ile başlıyor, hatta Rp’siz başlıyor, distillated water, precipitaded sulfure, tonic lotion şeklinde yazılıyor. Hatta son zamanda bunlar da unutulur oldu, her şey hazır, komprime! Bilgisayarda bazı tuşlara basıyoruz, yazdığımız ilacın krem mi, merhem mi olduğunu bile belirtme lüzumu duymuyoruz, işi eczacı kalfasının insafına burakıyoruz! Bu etki geçişlerini, esas çalışmalarını Alman etkisi döneminde yapmış olan merhum Hulusi Behçet’in fotoğraflarında net olarak görebiliriz; Birinci fotoğraf, Fransız etki dönemine, ikinci fotoğraf ise Alman etki dönemine ait!

https://admin.biyografya.com/_docs/photos/eb9509409e060640908b98004d738aa3.jpg
Arlet Natali AVAZYAN on Twitter: "Ord. Prof. Dr. Hulûsi Behçet (1889-1948)  Dünyada 'Behçet Hastalığı' adıyla bilinen hastalığı bulmuştur.  http://t.co/YVsoF5mtFZ"

Önceleri iştigal alanımız “Emraz-ı Cildiye ve Tenasüliye” idi. Toplumda frengi yayılınca adımız biraz değişip “Emraz-ı Cildiye ve Efrenciye” oldu. İki isim birleştirilip “Emraz-ı Cildiye, Efrenciye ve Tenasüliye” şeklinde de kullanıldı. Zamanla “Emraz-ı Cildiye ve Zühreviyye” ve  “Emraz-ı Zühreviyye” öne çıkar gibi oldu ama fazla rağbet görmedi. Sonra, sırasıyla; “Cildiye”, “Cilt ve Zührevi Hastalıklar”, “Deri ve Zührevi Hastalıkları”, “Dermatoloji ve Veneroloji” ve son olarak ta “Dermatoveneroloji” alanında karar kıldık derken son trend karşımıza “Dermatoloji, Veneroloji ve Kozmetoloji” olarak çıktı. Bu hareketliliğin nerede duracağını da kimse kestiremiyor. Gidişat, “Kozmetoloji”nin alana tümüyle hakim olacağını gösteriyor sanki!

Bütün bu değişimler sırasında; “cilt” kelimesinde saklı inceliği kaybettiğimizi, “deri”nin kimde bulunduğunu, insana yakışıp yakışmadığını fark bile etmedik. Değişim ve yenilenme iyidir amma, eskiye ait güzellikler muhafaza edilerek yapılırsa daha da iyidir!

Cinsel yolla bulaşan hastalıkları tarif ederken kullandığımız Veneryan ve Zührevi gibi kelimelerle doğrudan kadını suçlu ilan ettiğimizi hiç mi hiç düşünmedik! Topluma bu hastalıkları yayan suçlu, erkek değil, Venüs veya Zühre, yani kadın idi! 

Öğretim üyesi iken; gerek asistanlarımızla, gerek stajyerlerimizle “Kayısı Bahçesi’nde “ferfene” yapardık. Bir öğle arası, herkesin önceden evinde hazırladığı bir nevale ile ortaklaşa hazırladığı öğle yemeğimizi, serdiğimiz kilim üzerinde yedikten sonra çevre keşfine çıkardık. Kara yosunları ile alglerin simbiyotik yaşama şekli olan likenleri inceler, “liken” kelimesinin tabiattan Cildiye’ye buradan geçtiğini öğrenirdik. Cemrelerin düşme zamanında ortaya çıkan çiğdemleri ve navruzları araştırır, özellikle çiğdemlerin kökünde bulunan “kolşisin”in tıpta ve dermatolojide, özellikle de Behçet Hastalığı’nda kullanımını tartışırdık. Isırgan otu (ürtika) ile “ürtiker”in alakasını konuşurduk. Ağaçlardan toplayıp yediğimiz bademlerden elde edilen yağın (huile d’amande) Cildiye’de nerelerde kullanıldığını anlatırdık. Gördüğümüz köstebek yığınlarından hareketle, halkımızın “skrofuloderma”ya güzel bir yakıştırma ile “sıraca” dediğini hatırlardık. “Lupus”un kurt anlamına geldiğini konuşurduk. Bit yumurtasına niye “sirke” dendiğini tartışırdık. Deniz sahilinden topladığımız deniz canlılarına ait kabuklara “sedef” dendiğini, süslemecilikte değerli bir materyal olmasının yanısıra, meşhur hastalığımız psöriazis’e de isim babalığı yaptığını bilgi dağarcığımıza katardık.

Vizitlerde; “Tabib-i hâzık” olmamız gerektiğini, “Vücudun en büyük organı”nı, “taburcu olmak” deyiminin kökenini, “Türk Tıbbının 3 Behçeti”ni (Tanzimat dönemi Osmanlı Sağlık Bakanı Mustafa Behçet Efendi-Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet-Cumhuriyet Dönemi Sağlık Bakanlarından Dr. Behçet Uz), paterji testini, tüplerin boğazından değil altından başlayarak sıkılması gerektiğini, “Sifiliz”e niye “Frengi dendiğini, Florence Nightingale ile sifiliz arasındaki bağlantıyı, cüzzamlılarda bitin barınamadığını, “kehle-i ikbal”i, miskinler tekkesi denen yerlerin, lepralı hastalar için hazırlanmış şefkatli karantina merkezleri olduğunu, deri hastalıklarında sıklıkla kullanılan halk hekimliği uygulamalarını, gerektiğinde bunlardan da istifade edebileceğimizi, Rx ile Rp arasındaki farkları… dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışırdık.

Bütün bu “hurda malumat”ı niye anlattım? Atalarımız, “kem âlât ile kemâlât olmaz” demişler! Değerli meslektaşlarım! Sadece “Kitab”ı okumakla mükemmelliği yakalamamız pek mümkün görünmüyor. Kitabın yanında okunması ve örnek alınması gereken iki önemli kaynak daha var: “Kainat (tabiat) Kitabı ve İnsan Kitabı”. Ancak bu 3 Kitabı birlikte okuduğumuz ve ders çıkardığımız takdirde her alanda kemalata ulaşabiliriz. 

Yukardaki kırık-dökük bilgilerle size bir nebze de olsa faydalı olabildiysem ne mutlu bana! Hepinize sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim!

Dr. Mustafa Şenol (Emekli Cildiye Mütehassısı)

Bir Etek Salatalık Gözünde Kaldı!

Malatya’dan, rahmetli üniversite berberi Ramazan’dan naklen!

Nasreddin Hoca geçen sene nohut ektiği tarlasını bu sene ikiye ayırmış: Yarısına kendisi için, yarısına da ihtiyaç sahiplerine dağıtmak üzere, Allah için salatalık ekmiş. Mevsim sonunda Allah’ın tarlasında bol ürün olmuş, Hoca’nın tarafında az ve düşük kalitede salatalık yetişmiş. Hoca sözünde durarak Allah’ın tarlasından çıkan salatalıkları eşe dosta, konuya komşuya ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmış.

Bu sefer tarlaları değiştirmiş; kendi tarafını Allah’a ayırmış, Allah’ın tarlasını da kendisine almış. Olacak bu ya, bu defa da Allah’ın tarlasında bol ürün olmuş, Hoca’nın tarlası az miktarda ve kalitesiz salatalık vermiş. Hoca bir lahavle çekmiş ama yapacak bir şey de yok!

Ürünleri dağıtmadan önceki gece Hoca, Allah’ın tarlasına hırsızlığa gitmiş. Önüne bağladığı kocaman bir önlüğe taşıyabileceği kadar salatalık doldurmuş. Elindeki bastonu da arkadan boynuna sokarak, yavaş ve sessiz adımlarla evinin yolunu tutmuş. Tam eve gireceği sırada ensesindeki baston kapının pervazına takılmış. Allah’a yakalandığını düşünen Hoca, kısık bir sesle, “Bir defalık görmezden gel!” demiş. Eve girmek üzere ikinci hamleyi yapınca baston tekrar kapının üst kenarına takılmış. Hoca tekrar dönmüş ve “Yanında bi etek salatalık kadar da mı hatırımız yok, görmezden gel dedik ya!” demiş. Üçüncü hamlede de baston eve girmesine izin vermeyince, Hoca eteğindeki salatalıkları götürmüş, Allah’ın tarlasına saçmış ve “Al, bi etek salatalıkta gözün kaldı, o da senin olsun!” demiş.

Bir Bakmada Ne Göreceğini Sandın!

Elazığ Akıl Hastalıkları Hastanesi’ne yeni bir akıldan özürlü kişi getirilmiş. Yeni gelen bakmış ki, eskiler muhtemelen yan odaya açılan ama kapalı olan bir kapının önüne dizilmişler, sıra ile bir süre anahtar deliğine bakıp tekrar arkaya geçiyorlar! Bizimki de meraklanmış ve kuyruğa girmiş. Sıra kendisine gelince uzun süre anahtar deliğinden bakmış bakmış ama bir şey görememiş. “Bir şey göremedim yav!” deyince koğuşun en tecrübeli delisi; “Alemin göz açığı sen misin? Biz yıllardır bakıyoruz, hala bir şey göremedik, sen bir bakmada ne göreceğini sandın? Geç tekrar sıraya!” demiş!

O Beni Tanır!

    Arkadaşlığın, ahbaplığın kıymetli olduğu zamanlardan bir zaman, adamın biri, akşam yemeğine davetli olduğu arkadaşının evine doğru aheste adımlarla yürüyormuş. Arkadaşının evine yaklaşık 15 dakikalık bir yolu varmış. O sırada tanıdığı bir kişiye rastlamış. Tanıdığı; “Hayrola Abi, böyle ağır adımlarla azimet nereye!” demiş. “Asker arkadaşım akşam yemeğine davet etti de oraya doğru gidiyorum” diye cevaplamış adam. Tanıdığı; “Çok acıktım, abi, davete beni de götür” deyince, “Ben ev sahibinin davetlisiyim, sana kim diyelim” demiş adam. “Dayımın oğlu dersin canım!” demiş öteki! “Peki, gel bakalım dayımın oğlu!”

Birlikte 5 dakka kadar yürüdükten sonra karşıdan birisinin geldiğini görmüşler. Bu kişi; “Selamünaleyküm ağalar, akşam vakti nereye böyle?” diye sormuş. Adam; “Akşam yemeğine arkadaşıma davetliyim, oraya doğru gidiyoruz” deyince o kişi; “Ağam, ağam, çok acıktım, n’olur beni de götürün demiş. Adam; “Götürmesine götürelim de, ben esas davetliyim, buna da ‘dayımın oğlu’ diyeceğiz. Sana kim diyelim” diye sormuş. O kişi; “Bana da ‘amcamın oğlu’ dersin canım!” diye çözümü sunmuş. “Peki, sen de gel bakalım amcamın oğlu!”

Üçü birlikte davet sahibinin evine iyice yaklaşmışlar. Tam eve girecekleri sırada bir kişiye daha rastlamışlar. O kişi; “Hayrola ağalar, cümbür cemaat nereye böyle” diye sorunca adam; “Asker arkadaşımın davetlisiyim, ona yemeğe gidiyoruz” diye cevaplamış. “Aman ağalar, acımdan ölmek üzereyim, n’olur beni de götürün” diye yalvarmış üçüncü kişi! Adam; “Olmaz kardeşim! Esas davetli benim, yolda peşime takılan buna ‘dayımın oğlu’, şuna da ‘amcamın oğlu’ diyeceğiz. Sana yer kalmadı!” deyince o yüzsüz; “Bir şey demenize gerek yok, O zaten beni tanır” demiş. “Eh! Seni tanıyorsa mesele yok, sen de gel bakalım” demiş adam.

Çalınan kapıyı açan ev sahibi karşısında bir yerine dört zıranta görünce afallamış, gözlerini üzerlerinde şöyle bir gezdirdikten sonra adama, “Sen davetlimsin, buyur geç” demiş. İkinciyi göstererek, “Bu kim?” diye sormuş. “Dayımın oğlu!” demiş adam. “Sen de geç misafirimin dayısının oğlu”. Sıra üçüncüye gelmiş; Ya bu kim oluyor!”. “Amcamın oğlu” demiş adam. Kafayı sağa sola sallayan ev sahibi, “Sen de geç bakalım misafirimin amcasının oğlu” demiş demesine ama, bu pişkinlik karşısında artık zıvanadan çıkmış ve dördüncüyü göstererek hışımla; “Ya bu eşşoğlu eşşek kim?” diye sormuş. Pişkin davetsiz, kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden; “Size ‘o beni tanır’ demedim mi” deyip eve  dalmış!

 

Pekmezin Ekşimiş!

Değerli Ağabeyim Dr. Atilla Özcan’dan naklen:

Dağ köylerinden iki arkadaş, Elbistan Pazarı’ndan alışveriş yapmak ve nüfus dairesindeki işlerini halletmek üzere Elbistan’a inmişler. Pazarda gezerlerken, yolları bir köşker (kundura tamircisi)’in önüne uğramış. Köşker, dükkanının önünde bir kürsü (kısa boylu ahşap tabure)’ye oturmuş, elindeki kunduraya pençe vurmaya uğraşıyor.

Köşkerin sağ tarafında, yerde bulunan orta boy leğendeki koyu renkli su bizimkilerin dikkatini çekmiş. Köşkerin tepesine dikilmişler ve “Emmi, bu su ney?” demişler. Köşker başını kaldırmadan; “Pekmez” demiş. “Bir tadına bakabilir miyiz, beğenirsek biraz alırız” demişler. Köşker; “Tabii yiğenlerim, istediğiniz kadar içebilirsiniz” demiş. Bizimkiler kösele suyunu tepelerine dikip epey bir içmişler. Yüzleri buruşuk bir vaziyette: “Emmi, sen de bizi iyice  kara cahil yerine koydun, içmesine içtik amma anlamadık sanma, pekmezin ekşimiş! Bunu alan malan olmaz, iyisi mi sen bunu buradan kaldır” demişler!

O Palyaço Benim!

Şehrin tanınmış psikiyatri uzmanlarından olan doktor, günün son hastasını sabırla dinledi. Karşısındaki, dertli bir insan olmanın ötesinde bütün dünyanın gam yükünü çekmek zorunda olan bir mahkumdu sanki! Anlattı, anlattı, anlattı, “derdim çoktur hangisine yanayım” doktor bey diye bitirdi! Psikiyatrist sakin bir eda ile hastasına geniş açıklamalarda bulundu, güzel bir reçete düzenledi ve “geçmiş olsun, bu tedaviye bir ay devam edelim, sonra bir daha görüşelim” diyerek hastasını uğurladı.

Hasta tam kapıdan çıkarken doktor; “Beyefendi bir dakika! Ben akşama kadar sizin gibi dert yüklü bir çok insanı dinliyorum, hepsinden de azar azar  etkileniyorum. Dolayısıyla günün sonunda bende de bir gerilim oluşuyor. İki sokak aşağıda bir sirk var, o sirkin de muhteşem bir palyaçosu var. Eve gitmeden o sirke uğruyorum, yarım saat kadar o palyaçoyu seyrediyorum. Öyle komiklikler yapıyor ki neredeyse yerlere yatıp yuvarlanacağım! Gösterinin sonunda dertten kederden kurtulmuş olarak evimin yolunu tutuyorum. Size de ara sıra o sirke uğramanızı, o palyaçoyu mutlaka izlemenizi tavsiye ederim” dedi.

Yüzü keder yüklü hasta, hafifçe gülümsemeye çalıştı ve “ O palyaço benim doktor bey!” diye mırıldandı.

Dedemin Ceketi!

Değerli Ağabeyim Atilla Özcan’dan naklen:

1993 yılında, İnönü Üniversitesi ve Baylor Medical College arasındaki eğitim programı çerçevesinde, bir grup arkadaşla birlikte Amerika’nın Houston şehrine gittik. Program gereği yapmamız gereken işlerin dışında, genellikle hafta sonlarında arkadaşlarla bir araya geliyor ve memleket hasretini hafifletmeye çalışıyorduk.

Gene böyle bir sohbet sırasında söz döndü dolaştı, Amerika’daki yoğurtların bizim yoğurtlara benzemediğine, damak tadımıza uymadığına, Türk yoğurdunun bir başka lezzetli oluşuna geldi dayandı. O sırada, Rizeli Beyin Cerrahı arkadaşımız Dr. Ahmet Çolak, rahmetli babaannesinin nasıl yoğurt yaptığını anlatmaya başladı: “Rahmetli babannem, ineklerden taze taze sağdığı sütü iyice bir kaynatır, sonra açık havada soğumaya bırakır, zaman zaman ısısını serçe parmağıyla kontrol eder, sütün ısısı istediği dereceye gelince bir kaşık damızlığı (maya görevini yapacak yoğurt) tencerenin kenarından yavaşça bırakır, tencerenin kapağını kapatır, kalın bez parçalarıyla tencereyi sıkıca sarar, en dışına da rahmetli dedemin eski ceketini örterdi. Bu şekilde 5-6 saat bekledikten sonra tutan (mayalanan) yoğurdun tadına doyum olmazdi”. Bu tarifin üzerine, Amerika’da Türk usulü yoğurt yapıp yapamayacağımızı tartışmaya başladık.

Tartışmalarımızı bir köşede sessizce dinleyen bilgisayar mühendisliği doktora öğrencisi Mustafa isimli temiz kalpli genç arkadaşımız söz aldı: “Ahmet Abi, bu dediklerinin tamamını burada bulabilir ve yapabiliriz. Amerika’da sütten bol ne var! Kaynatırız, parmağımızı süte sokmaya lüzum yok, o işi derece ile hallederiz. Elimizde yoğurt var, maya olarak onu kullanırız. Kalın örtü bulmak ta mesele değil! Ama, anladığım kadarıyla bu işin püf noktası rahmetli dedenizin eski ceketi! Onu burada nasıl ve nereden bulacağız?”.

Gösterin Bana Şunun Anasını!

Bir gün Nasrettin Hoca merhumun bostanına bir dana girmiş! Yatmış, yuvarlanmış, hoplamış, zıplamış, koşmuş, koşturmuş, bostanda dikili namına bir mahsul komamış! Görenler hemen Hoca’ya haber vermişler. Bostanına gelen Hoca, bakmış ki olan olmuş, ölen ölmüş, yapacak bir şey kalmamış! Eline sağlam, kısalama bir sopa almış ve “Gösterin bana şunun anasını” demiş. “Şu uzakta otlamakta olan sarı inek” demişler etraftan. Hoca varmış sarı ineğin yanına ve girişmiş Allah ne verdiyse! Yetişenler zor almışlar Hoca’nın elinden! Bir taraftan da; “Hoca sen ne yapıyorsun, tarlanı bu inek değil, danası çiğnedi! Bu garip ineğin ne suçu var da sen buna giriştin!” diye sitem ediyorlarmış. Hoca merhum; “Bu daha çocuk! Ne bilsin bostan çiğnemeyi, tarla-tapan tepelemeyi! Garanti bunları buna anası olacak bu sarı belletmiştir, dolayısıyla deyneği de o hakediyor! Bırakın da yarım kalan işimi bitireyim” demiş.

Dah He Gavur Malı!

Rahmetli dedem Kavaklı Çavuş bir gün Daryol’daki bağımıza gider. Bağda seyrekten bitmiş otlara bir kaç çapa vurduktan sonra, sepetlere üzüm, armut, kayısı Allah ne verdiyse doldurur ve köye doğru yola çıkar. İki dereyi aşıp Kayaönü’ne geldiğinde Şehiroğlu’ndan yeni aldığı bıçkı aklına gelir. Sağa bakar, sola bakar, heybelerin gözlerini kontrol eder, bıçkı yok! “Herhalde çavuş üzümü çubuğunun dibinde unuttum” diyerek geri döner. Arar, tarar, bütün çubukların diplerini tek tek kontrol ederi bıçkı yok! Tekrar iki dereyi geçip Kayaönü’ne kadar gelir. “Tüh yav! Keyişi armudunun dibine bakmayı unuttuk” der, geri döner! Bütün armutların, zelderilerin, üvezlerin diplerine iyice bakar, bıçkıyı bulamaz, yok, yok, yok!

Ağustos’un sıcağında iki defa onca meşakkatli yolu tepmek zorunda kalan zavallı eşşek, üçüncü defa Kayaönü düzüne çıkınca öyle yorulmuş ki, her gördüğü tezzeği koklamaya başlamış. Bıçkıyı bulamadığı için zaten canı iyice sıkkın olan rahmetli dedem, Suluharman’a kadar sabretmiş. Eşşek, tezzek koklama işini iyice abartınca artık dayanamamış ve “Dah he gavur malı, zaten canım burnumda, bi de sennen mi uğraşacağım” deyip elindeki bıçkıyı zavallı hayvanın boynuna batırmış!