Gösterin Bana Şunun Anasını!

Bir gün Nasrettin Hoca merhumun bostanına bir dana girmiş! Yatmış, yuvarlanmış, hoplamış, zıplamış, koşmuş, koşturmuş, bostanda dikili namına bir mahsul komamış! Görenler hemen Hoca’ya haber vermişler. Bostanına gelen Hoca, bakmış ki olan olmuş, ölen ölmüş, yapacak bir şey kalmamış! Eline sağlam, kısalama bir sopa almış ve “Gösterin bana şunun anasını” demiş. “Şu uzakta otlamakta olan sarı inek” demişler etraftan. Hoca varmış sarı ineğin yanına ve girişmiş Allah ne verdiyse! Yetişenler zor almışlar Hoca’nın elinden! Bir taraftan da; “Hoca sen ne yapıyorsun, tarlanı bu inek değil, danası çiğnedi! Bu garip ineğin ne suçu var da sen buna giriştin!” diye sitem ediyorlarmış. Hoca merhum; “Bu daha çocuk! Ne bilsin bostan çiğnemeyi, tarla-tapan tepelemeyi! Garanti bunları buna anası olacak bu sarı belletmiştir, dolayısıyla deyneği de o hakediyor! Bırakın da yarım kalan işimi bitireyim” demiş.

Dah He Gavur Malı!

Rahmetli dedem Kavaklı Çavuş bir gün Daryol’daki bağımıza gider. Bağda seyrekten bitmiş otlara bir kaç çapa vurduktan sonra, sepetlere üzüm, armut, kayısı Allah ne verdiyse doldurur ve köye doğru yola çıkar. İki dereyi aşıp Kayaönü’ne geldiğinde Şehiroğlu’ndan yeni aldığı bıçkı aklına gelir. Sağa bakar, sola bakar, heybelerin gözlerini kontrol eder, bıçkı yok! “Herhalde çavuş üzümü çubuğunun dibinde unuttum” diyerek geri döner. Arar, tarar, bütün çubukların diplerini tek tek kontrol ederi bıçkı yok! Tekrar iki dereyi geçip Kayaönü’ne kadar gelir. “Tüh yav! Keyişi armudunun dibine bakmayı unuttuk” der, geri döner! Bütün armutların, zelderilerin, üvezlerin diplerine iyice bakar, bıçkıyı bulamaz, yok, yok, yok!

Ağustos’un sıcağında iki defa onca meşakkatli yolu tepmek zorunda kalan zavallı eşşek, üçüncü defa Kayaönü düzüne çıkınca öyle yorulmuş ki, her gördüğü tezzeği koklamaya başlamış. Bıçkıyı bulamadığı için zaten canı iyice sıkkın olan rahmetli dedem, Suluharman’a kadar sabretmiş. Eşşek, tezzek koklama işini iyice abartınca artık dayanamamış ve “Dah he gavur malı, zaten canım burnumda, bi de sennen mi uğraşacağım” deyip elindeki bıçkıyı zavallı hayvanın boynuna batırmış!

 

O Sen Değilsin!

Değerli Ağabeyim Süleyman Arslantaş’tan naklen:

1950’lerden sonra seyrek te olsa İslami konulardan bahseden kitaplar yayınlanmaya başladı. Bunlardan birisi de ilk baskısı 1957 yılında yapılan Dr. Haluk Nurbaki’ye ait “Tek Nur” isimli kitaptı. İspat-ı Vacib üzerine yazılmış, bilimsel verilerle de desteklenmiş, o günün şartlarına göre ileri düzeyde bir çalışma idi.

1960 darbesini takibeden yıllar! Ankara’da çiçeği burnunda bir hava astsubay adayıyım. İslami konulara da ilgi ve merakım var. Her bulduğum kitabı olduğu gibi, bu kitabı da heyecanla ve bir solukta okudum. Çok etkilendim ve yazarı ile tanışmak istedim. Kitabın arkasında: Onkolog Doktor Haluk Nurbaki, Sakarya Caddesi, Kızılay-Ankara diye aklımda kalmış bir adres vardı. Bir Cumartesi günü, heyecanla kitapta yazan adrese gittim. Bir apartmanın ikinci katında bir daire idi. Kapısında da Dr. Haluk Nurbaki yazan bir tabela vardı. İçeri girdim, hasta bekleme salonu olduğu anlaşılan bir salon! Karşıdaki masada sekreter olduğunu zannettiğim, gayet dekolte giyinmiş bir genç hanım oturuyordu. Şaşırdım ve “herhalde yanlış geldim” diyerek geri çıktım. Karşı daireleri kontrol ettim, bir yanlışlık yoktu! Tekrar aynı daireye girdim ve sekreter hanıma Dr. Haluk Bey’le görüşmek istediğimi söyledim. İçeriye telefon etti ve muayene odasının kapısını açarak beni içeriye buyur etti. Odaya girmemle ikinci büyük şoku yaşamam bir oldu. Karşımdaki masanın arkasında; 40’lı yaşlarda, pos bıyıklı, sigara içmekten bıyıkları sararmış, ayaklarını Amerikan kovboyları gibi masanın üzerine uzatmış bir adam oturuyordu. Bütün hayallerim yıkılmış, düşünce dünyam alt üst olmuştu. Biraz etrafa bakındıktan sonra yutkundum ve “O, sen değilsin” deyip kendimi dışarı zor attım!

Hüsn-ü Zannımız Zedeleniyor!

Benzer bir olayı da değerli Ağabeyim Eflatun Saygılı anlatmıştı:

Rahmetli Necip Fazıl’ın Kayseri’de verdiği son konferanslardan biri idi. Konu; “Yolumuz, Halimiz, Çaremiz”, yıl” 1977 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu! Merhum Üstad her zaman olduğu gibi çoşkulu bir şekilde, kendisini sık sık alkışlayan ve çoğunluğu gençlerden oluşan dinleyici kitlesine hitap ediyor, ara sıra da bir sigara yakıyordu. Sigarasından ardarda nefesler çekerken, “Ben biraz sigara içeyim, siz de bu arada beni alkışlayın!” diyerek latife yapmayı da ihmal etmiyordu! 

Yaklaşık 3 saat kadar süren konferansın bitiminde yemek yendi, kahve içildi, dar çerçevede özel bir sohbet imkanı da bulunmuş oldu. Rahmetli üstad, seyahatlerinde genellikle trenle seyahat etmeyi tercih ederdi. Sohbetin bitiminde, Üstad’ı yolcu etmek üzere hep beraber Kayseri Tren Garı’na gidildi. Üstad, kendisine tahsisli özel yataklı vagondaki yerini aldı. Tren birazdan hareket edecek, bizler de alkışlayacağız. O sırada, konferansın tertipçilerinden MEF-DER (Mefkureci Öğretmenler Derneği) Kayseri Şube Başkanı, Deli Mikdat Hoca diye de bilinen edebiyat öğretmeni, aşağıdan Üstad’a seslendi: “Üstadım! Sana bir şey diyeceğim, amma bana darılmayacaksın!”. Trenin camından kalabalığı seyreden Üstad, “Söyle Deli Oğlan” dedi. Mikdat Hoca; “Üstadım, sen köşkünde otur, kitaplarını yaz, bize gönder, biz okuyalım! Bizim içimize karışma, aksi takdirde hüsn-ü zannımız zedeleniyor arkadaş!” dedi. Biraz duraklayan Üstad, “Bana böyle bir lafı, ancak senin gibi bir deli söyleyebilirdi. Tavsiyen dikkate alınacaktır Deli Oğlan!” dedi. O sırada zaten tren de yavaş yavaş harekete geçmişti!

Demek ki neymiş: Kişilerden çok fazla beklenti içine girmek, şiddetli hayal kırıklıklarına yol açabilir. Gönül, en çok kendisinden çok şey umulan kişilere kırılır!

Daha Bitmedi!

Nevşehir’in ilk fotoğrafçılarından Salanda (Gümüşkent)’lı Foto Necati, gençliğinde motosiklet sevdalısı imiş. Dükkanının hemen yanında bulunan rahmetli Lütfü Kocakor da “Komar” marka Çekoslovakya motosikletlerinin Nevşehir bayisi! Necati bir sabah bakmış, komşusunun dükkanına yeni motosikletler gelmiş! Hemen içeri girmiş ve “Selamünaleyküm Lütfü Amca, hayırlı olsun, yeni motorlar getirmişsin” demiş. Lütfü Amca, “Öyle oldu yeğen, bunlar Türkiye’ye ilk defa geliyor, son model, öncekilere benzemiyorlar, çok değişik marifetleri var” deyince Necati, “Bana bunlardan birini ver” demiş. Lütfü Amca, “Oğlum, vermesine vereyim de, önce biraz bellemeye çalış. Bizim oğlan Hüseyin bu işleri benden daha iyi bilir. Ondan biraz ders al. Gazı nerde, freni hangisi, kaç vitesi var, anahtarı nasıl sokulur, benzini nasıl konur, kaç hava basılır… ben tam bilmiyorum. Hüseyin sana biraz öğretsin, ondan sonra istediğini al götür” demiş. Demiş demesine de bizimki aceleci! “Amma da yaptın Lütfü Amca, sen de beni küllü cahil saydın! Az buçuk tanışıklığımız var bu makinelerle” deyip kırmızı renkli bir motosikleti beğenmiş. Lütfü Amca bildiği kadarıyla biraz motorun sağını solunu tarif etmiş, depoyu da hemen üstteki petrolden doldurmuş ve Necati’ye teslim etmiş.

Heyecanla taze motoruna atlayan Necati basmış gaza; Ana caddeyi, Nar Caddesini, Stadın yanını “cıvv” diye süratle geçmiş ve Gülşehir yolunu tutmuş. Aynı hızla Gülşehir’i de “cıvvv” diye geçen bizimki, Salanda’ya varınca köyün harman yerini hedeflemiş ve “cıvvv, cıvvv, cıvvv..” diye harmanda tur atmaya başlamış. Harman yerine toplanan ahali; “Dur oğlum, ne yapıyorsun, şaşırdın mı, delirdin mi…” tarzında nidalarla Necati’yi durdurmaya çalışmışlar ama nafile! O hem dönüyor hem de söyleniyormuş: “Durun, daha bitmedi, durun daha bitmedi…”. “Ney bitmedi, ney bitecek oğlum!” diyenlere cevap gene aynı: “Daha bitmedi, daha bitmedi…”. Epey bir döndükten sonra nihayet motorun sesi kesilmiş, Necati; “Çok şükür Yarabbi, sonunda bitti nihayet” diyerek motosikletten inmiş ve yere yığılmış. Ahali hala merak içinde, “ Ney bitti oğlum, biten ney! diye üsteleyince; “ Ne olacak, benzin bitti benzin!” diye cevaplamış!

Gazı, freni, dümeni iyice bellemeden motora binersen olacağı bu!

Kemerleri Saymaya Başladı!

Rahmetli dedem Kavaklı Çavuş (Mustafa Şenol), askerliğini yaptıktan sonra epey bir süre çerçilik, yani eşek sırtında seyyar bakkallık yapmış. Köylerde en çok ihtiyaç duyulan malzemeyi, özel olarak hazırlanmış kutularla eşeğin sırtına yükler, genellikle iyi tanıdığı Nevşehir-Niğde güzergahındaki köylerde, az ihtimalle peşin parayla, daha çok harman veresisine, en çok ta takas yoluyla satmaya çalışırmış. İğne-iplik, gazocağı iğnesi, gaz lambası şişesi, lüküs gömleği, kumaş boyaları, bit-pire tozu, akide şekeri, şak (kırık) leblebi, soğukkuyu ve naylon ayakkabılar… en çok rağbet gören ürünler. Karşılığında da; yumurta, üzüm, buğday, arpa, çavdar, yün, naylon eskileri, eski kap-kacak ödenirmiş. Köyde satış işleri bitince, köy odasında veya bir asker arkadaşının evinde misafir olur, sabah başka bir köye müteveccihen yola çıkarmış.

Böyle seferlerden birinde yolu Mazı’ya düşmüş. Gün boyu köy meydanında satışını yaptıktan sonra misafir kalacağı asker arkadaşı İbrahim Onbaşı’nın evine varmış. Ev sahibi, “Çavuş’um bugün şanslıyız, komşuda düğün yemeği var, biz de davetliyiz” demiş. Akşam namazını kıldıktan sonra davet evine varmışlar. Ev sahipleri, misafire hürmeten sofranın baş köşesinde bir yer vermişler. Bundan sonrasını merhum dedemden dinleyelim:

Anlaşılan düğün sahibi varlıklı birisi. Geniş ve kemerli bir odadayız. Odaya 5 sofra sığdırılmış, Sofralar tahtadan ve oldukça büyük. Davetliler sofrlarda yerini aldıktan sonra yemekler gelmeye başladı. Önce tam kıvamında pişirilmiş bir bulgur çorbası geldi. İştahla içtim. İkinci sırada sofraya dumanı üstünde bamya yemeği kondu. Bamyanın sıcak olacağını biliyorum! Onun için acele etmeden diğer misafirleri takip etmeye başladım. Davetlilerin çoğu, sakalı göbeğinde, yaşlı-başlı adamlar. Bamyaya daldırdıkları kaşıkları alıp alıp atıyorlar. Dedim ki, “Sıcak olsa bunlar böyle rahat alıp alıp atamazlar, demek ki içerde biraz bekletilmiş”. O rahatlıkla bir kaşık ta ben attım! Atmamla birlikte gözlerimden yaşlar boşandı, ne yutabildim, ne çıkarabildim, gözlerimi tavana diktim, kemerleri saymaya başladım! Neden sonra ağzımdaki lokmayı yuttum ama dilim damağım kabardı. Yemekler birbiri peşi sıra gelip gidiyor, ev sahipleri ısrarla, “Hadi Misafir Ağa, niye yemiyorsun, devam et hele, bir tadına baksaydın” sözleriyle beni yemeye teşvik ediyorlar. Ama bende yiyecek hal mi kaldı! “Sağolun ağalar, zaten karnım toktu, çabuk doydum, yapanların ellerine sağlık yemekler de çok güzel olmuş” diyerek vaziyeti idare etmeye çalıştım. Yassı ezanına yakın ziyafet bitti, müsade isteyip İbraam Ombaşı’nın evine döndük. İşin farkında olan ev sahibim eve girer girmez hanımına seslendi: “Hanım, bir sahan yoğurt, bir tabak bekmez, bolca da taze çörek getir. Misafir Ağa ağzını yaktı!”

 

Tam Bu Geceye Denk Geldi!

Oflu Hoca’nın ezberi ve kıraati biraz zayıfmış. Bundan dolayı, kıraatin cehri (açıktan) olduğu sabah, akşam ve yatsı vakitlerinde bir mazeret uydurur ve cemaatten ehil birini mihraba geçirirmiş. Kıraatin hafi (gizli) olduğu öğlen ve ikindin vakitlerinde ise kendisi mihraba geçer ve namazı kıldırırmış. Cemaat, Hoca’nın niye böyle davrandığını az buçuk kestirmekle beraber, sebebini bir türlü de itiraf ettirememişler.

Bir Kadir Gecesi cemaat, allem etmiş kallem etmiş Hoca’yı mihraba sürmüşler. Mecburen imamete geçen Hoca, istifini hiç bozmadan yatsı namazını gene hafiden kıldırmış. Namazdan sonra cemaat, “Hocafendi, n’aptın?” demişler. “N’aptık?” demiş Hoca. “Yatsı namazı cehri okunması gereken bir namazdır, sen ise hafiden kıldırdın Hocafendi!”. “Haa, onu mu merak ettiniz? Bu yatsı namazı var ya, 40 yılda bir gece hafiden kıldırılması gereken bir namazdır, o da tam bu geceye denk geldi ey muhterem cemaat!” deyip işin içinden sıyrılmış Of’lu Hocamız!

 

İbrahim Sede Boz!

Değerli meslektaşım ve kardeşim Dr. Ethem Mülazımoğlu’ndan naklen:

Erzurum’da öğrenci olan bir arkadaşımı ziyaret etmek amacıyla, kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumu Yükseköğretim Öğrenci Yurdu’na gittim. Danışmadaki görevliye: “Arkadaşım İbrahim Boz’u ziyarete geldim, bir zahmet anons edermisiniz?” dedim. Görevli anonsa başladı: “İbrahim Bozu, İbrahim Bozu, ziyaretçin var, kapıya gel!”. Müdahale ettim: “Bozu değil, Boz, Boz, sadece Boz” dedim. Görevli anonsu düzeltti. İbrahim sede Boz, İbrahim sede Boz, ziyaretçin var, kapıya gel!”.

Namus Elden Gidiyor!

Birinci Cihan Harbi maalesef mağlubiyetimizle sonuçlanmış! Paylaşmada Güneydoğu Bölgesi Fransızlara ve İngilizler’e düşmüş. Bu işlerden fazla haberleri olmayan Urfalılar Gümrük Han’da kürsilerine oturmuşlar, taş oynuyorlar, mırra içiyorlar! Öteden bir haberci koşarak geliyor: “Ula Urfalılar, Fransızlar Haleb’e girdi!”. “Girdiyse girdi, ne olmuş ki, devlet var, hükümet var!”. Oyuna devam! Ertesi gün bir haber daha: “Ula Urfalılar, Fransızlar Adana’ya girdi!”. “Girdiyse girdi, ne yapalım yani, polis var, jandarma var!”. Oyuna devam!  Öbür gün yeni bir haber: “Ula Urfalılar, Fransızlar Anteb’e girdi!”. “Girdiyse girdi, ne olacak ki, vali var, kaymakam var!”. Oyuna devam! Yeni bir haber: “Ula Urfalılar, Fransızlar Nizib’e girdi!” “Girdiyse girdi, bize ne, muhtarı var, bekçisi var!”. Oyuna devam! Sonraki gün bir haberci daha: “Ula Urfalılar, Fransızlar Bireciğ’e girdi!”. “Girdiyse girdi, biz ne yapalım, Birecikliler düşünsün!”. Oyuna devam! Son haberci: “Ula Urfalılar, Fransızlar Halepli Bahçe’ye girdi, isot tarlalarını çiğniyor!”. “Ula kalkın, namus elden gidiyor, koman, vurun gavura!”. Böylelikle, Fransızlar bir isot başkaldırısı sonucu Urfa’dan çıkarılıyor!

Demek ki neymiş: Her yerin, her kişinin, her zamanın bir kırmızı çizgisi, bıçağın kemiğe dayandığı bir nokta var, dikkate alınmalı!

Ahmet Çavuş’un Karnı!

Kasabamızın sevilen şahsiyetlerinden, eski öğretmenlerden Halil Efendi’nin de kardeşi olan Baltacı Evi’nin Ahmet Çavuş, iştahı oldukça açık, boğazlı bir kişiymiş. Aşağı Mahalle’de komşumuz olan rahmetli, bir gün komşuları tarafından, İstanbul’dan gelen misafirlerin de davetli olduğu bir ziyafete çağrılmış. Sofra zengin mi zengin, ama misafirler de kibar mı kibar, neredeyse hepsi çıtkırıldım! 

Dumanı tüten bir çorba ile açılış yapılmış. Misafirler iki kaşık içmişler ve “kaldırın!” demişler. Sırada pastırmalı yumurta var. İki sokum almışlar, “kaldırın!” buyurmuşlar. Kavurma gelmiş, iki almışlar, “kaldırın!”, köfte gelmiş, iki kaşıktan sonra “ kaldırın!”, mantı ortaya konmuş, iki hamleden sonra “kaldırın!”, mis gibi yumurtalı köftür kavurması gelmiş, iki-üç lokmadan sonra “kaldırın!”

O zamana kadar epey bir “lahavle” çeken Ahmet Çavuş artık dayanamamış ve: “Kaldırın, kaldırın! Bu ne yav! Geri getirin bakayım şu kaldırdıklarınızı, Ahmet Çavuş’un karnı zil çalıyor! ” demiş.

Ben Bilirim Gidecek Yolu!

Rahmetli Mezit Evi’nin Mustafa Ağa, anneannemin kardeşi Zila (Zeliha) nene ile evli olduğu için bizim eniştemiz olurdu. Dili biraz peltek olduğu ve özellikle de “canım” kelimesini “şanım” olarak telaffuz ettiği için “Şanım Enişte” derdik. Şanım Enişte ile Küştan’da ortak bir tarlamız vardı. Babalarından kalma, yarısı onun yarısı bizim! O sene iki aile de oraya buğday ekmişler ve hasat zamanı gelmişti.

Sabah erkenden, rahmetli dedem, babam, ben ve kardeşim Hüseyin ekini biçmek için tarlaya vardık. Rahmetli Şanım Enişte ekini bir gün önceden biçtirmiş. Dedem ve babam tırpanla, ben ve Hüseyin kalıçla ekine giriştik. Saat 10 gibi Şanım Enişte, üzerine özel sap taşıma teknesi konmuş olan arabasıyla geldi. Kendisine yardım ettik, arabayı yüklettik, güzelce sardık, sarmaladık. Hesaba göre, 3 arabalık sap var! Biz tarlayı bitirene kadar Enişte 2 sefer daha yapacak ve sap harmana indirilmiş olacak.

Yola çıkacakken rahmetliye; “Enişte! Küştan yolundan gitme! Palancı Mustafa’nın kayısı ağacı yola bir kol uzatmış, senin yük te biraz havaleli oldu, oradan geçemezsin! Çubuk Yolu’ndan aşağı git!” dedim. “Meyak etme yiyenim, ben biliyim gidejek yolu!” dedi ve yola çıktı. Biz işe devam ettik. Öğle yemeğini yedik, biraz dinlendik, yeniden işe koyulduk! Enişteden ses yok! İkindi vakti ekini bitirdik. Sap tarlada birkaç gün kalıp gevreyecek. Eşyalarımızı topladık, arabaya bindik, enişteden gene ses yok!  Palancı Mustafa’nın tarlaya varınca ne görelim! Ortalık harman yeri gibi! Her taraf sap, saman! “Eyvah” dedim, “Bizim enişte, sapı buraya dağıtmış!” Yola devam ettik, Çubuk Çeşmesi’ne varınca atımız su içmeye durdu. O sırada baktık ki enişte köyden taraf, ağzında sigara, gemi çeke çeke geliyor. Yanımıza gelince, “Ne yaptın Enişte, galiba arabayı yıkmışsın!” dedim. “Şoyma yiyen şoyma! Dediğini tutmadık! Gavuy ağaç bıyakmadı ağa! dedi.

Tahmin ettiğimiz gibi, enişte varıyor, ağaca takılıyor. Enişte diyor “ben geçeceğim”, ağaç diyor “bırakmam!” İş inada biniyor! Zorlayınca, özek demiri çıkıyor, tekne yere iniyor, dört teker öne çıkıyor! Hadi bakalım! Etraftaki komşuların da yardımıyla tekne boşaltılıyor, yerine konuyor, sap tekrar yükleniyor, ama bir araba sap, oluyor iki araba! Enişte gidiyor, arabayı harmana yıkıyor. Dönüyor, kalan sapı yüklüyor, tekrar harmana! Şimdi üçüncü sefer! Küştana gidip bir araba daha yükleyecek! Bu vesile ile kendisini rahmetle yad ediyoruz, ruhu şad olsun!