Mahsen Hanım!

Uçhisar’da bir zamanlar Ağa’nın Kale’nin dibindeki bir evde, mutlu, huzurlu ve zengin bir aile yaşardı. Ailenin Mahsen adında bir de kızları vardı. Mahsen, çok güzeldi, gül gibi gamzeli yanakları, ok gibi kirpikleri, yay gibi kaşları ve ceylan gibi gözleri vardı. Oğlu evlenecek kadınlar, bir bahaneyle Mahsen’i görür, hayran kalırlardı. Delikanlılar, Mahsen’i görmek için fırsat kollarlar, görenler ise birbirlerine anlata anlata bitiremezlerdi. Bir gün Mahsen’in annesi hastalandı. Kasabadaki ve çevredeki hekimler annesinin derdine bir çare bulamadılar ve Mahsen’in annesi öldü. Baba kız kalakaldılar. O günden sonra babanın tüm sevgisi Mahsen üzerinde yoğunlaştı. Kızını sinekten sakınır, uçan kuştan kıskanır oldu. Yalnızlıktan Mahsen’in canı sıkılıyordu. Bir gün işlerini bitirdikten sonra odasına geçti ve pencerenin önündeki minderine oturdu, dantel örmeye başladı ki bir ses duydu: “İğne var, iplik var, ayna var, tarak var… Haydi dikiş yüzüğü geldi, kumaş dimilikler, entariler geldi”… Mahsen, belki bir şeyler alırım, hem de can sıkıntısını gideririm düşüncesiyle hemen dışarıya koştu. Bir devenin yanındaki bir adam perdeleri gösteriyordu. Bir eşeğin yularından tutmuş yağız bir delikanlı, habire bağırıyor, getirdiği eşyaları bir bir sayıyor ve satmaya çalışıyordu. Eşek öyle süslüydü ki; koşumunda sarı parlak demirler, palanında kuşlu halı dokuması vardı. Mahsen, almak istediği şeylerin genç çerçide olacağını düşünerek onun yanına yaklaştı. Kırmızı bir eşarbı almak için elini uzattığında genç çerçi ile göz göze geldi. Çok heyecanlanmıştı, kalbi ilk defa böyle deli deli çarpmaya başladı. Ne alacağını unuttu. Rastgele ihtiyacı olmayan eşyalara bakıyordu. Çerçi de gözlerini Mahsen’den alamamıştı. Mahsen dayanamayıp çerçi ile biraz konuştuktan sonra kırmızı bir kurdela alıp evine döndü. Ama aklı hep o genç çerçideydi. Aradan zaman geçmesine rağmen Mahsen bu çerçiyi unutamadı, aramaya başladı ve sonunda onu buldu.Mahsen artık sürekli çerçiyle görüşür oldu. Babası Mahsen’in son zamanlardaki hallerinden şüphelenerek bir gün kızını takip etti ve onu çerçiyle yakaladı. Kızının bir daha o çerçiyle görüşmemesi için onu bir odaya kilitledi. Mahsen artık odaya hapsolmuştu. Odanın sadece bir penceresi vardı ve yerden çok yüksekti. Artık Mahsen’in tek düşüncesi genç çerçi idi. Odasında tek dert ortağı ise, pencerenin önüne gelen güvercinler idi. Çerçiye olan aşkını güvercinlere anlatır, gün boyu onlarla dertleşirdi. Aşkının saflığı ve samimiyeti sebebiyle bir gün inanılmaz bir hadise gerçekleşti ve Mahsen bir güvercine dönüştü. Tek istediği, uçarak sevdiceği çerçinin yanına gitmekti. Uçhisar Kalesi’nden uçarak Tığraz Kalesi’ne, oradan Ortahisar’daki Sak Kalesi’ne ve sonra Başhisar’a uçup giderek çerçiye kavuştu ve tekrar insan oldu. Böylelikle Mahsen sürekli güvercin oluyor ve sevdiği kişinin yanına gidip geliyordu. Bir gün babası Mahsen’i odasında göremeyince çok şaşırdı. Ne olduğunu anlayamadı. İkinci defa Mahsen’i odasında göremeyince şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. Bu hadise birkaç kez tekrarlayınca, Mahsen’in babası bu kez onu odasında akşama kadar bekledi. Akşam olunca güzel bir beyaz güvercin uçarak pencerenin önüne kondu. Babası o güvercini yakaladı ve öldürdü! Yani, babası bilmeden kızını öldürmüştü. Mahsen, güvercinlerle çok iyi arkadaş olmuştu. Güvercinler bu olaya çok üzüldüler ve Mahsen’in intikamını almak için zehirli tahıl toplayarak babasının yemeğine attılar. Baba ölürken son nefesinde Mahsen diye bağırdı. O günden sonra Uçhisar’da doğan kızlara Mahsen ismi verilmedi. Çeyizini hazırlayan genç kızlar, perdelerinin altına güvercin desenli dantel örerlerdi. Güvercinlerin ise o günden beridir yasta oldukları düşünülür.

Muska!

Uçhisar’da yaşayan bir vatandaşın, uzun zamandır devam eden bir rahatsızlığı vardı. Hastalığı için muhtelif ilaçlar kullanılmış, değişik tedaviler uygulanmış, ama bir türlü sonuç alınamamıştı. Bir gün yine hastalığından dolayı sızlanırken, arkadaşlarından biri onu bu zor durumdan kurtarmanın bir yolu olduğunu söyledi. Arkadaşının hastalığa çare olması için önerdiği yol, kendisine muska yazmaktı. Arkadaşı bir taraftan üzerine dua okurken öbür taraftan kendisine bir muska yazdı. Hasta, şifacı arkadaşının ne yazdığını, ne de okuduğunu hiç anlamamıştı. Muska yazan kişi, muskayı arkadaşına vererek; asla yanından ayırmaması gerektiğini, bu muskanın hastalığına şifa olacağını, tesirini zamanla göreceğini söyledi. Hasta adam da bu muskanın kendini iyi edeceğine inanarak, o muskayı yanından bir an olsun ayırmadı. Gel zaman git zaman, gün geldi, hasta adam iyileşti. Dolayısıyla iyileşmesine sebep olan muskada ne yazdığını merak eder oldu. Cami imamına giderek muskada ne yazdığını sordu. İmam Efendi muskayı okudu: “Ey sıtma! Bu iti tutma! Tutarsan da öldürmeden bırakma!” .

Yirmisini Bağışla!

1920’lerde, yani İstiklal Harbi’nden önce Nevşehir ve Ürgüp’ün bazı köylerinde Rumlar da yaşıyordu. Âdetleri itibariyle bu azınlık, Türk halkıyla iyi geçinir ve çok iyi anlaşırlardı. Ticaretle meşgul olan Rumlar, bağ ve bahçe işleriyle pek uğraşmazlar, civar köylerden ırgat denilen yevmiyeci işçiler tedarik ederek çalıştırırlardı. Bir gün Uçhisar’dan da Sivas’ın Mehmet Ağa namı ile maruf nüktedan bir şahıs, birkaç komşusu ile birlikte Nevşehir’e bağ bellemeye giderler. Birkaç hemşeri bir araya gelince şakalaşırlar, daha bir iştahlı çalışırlar. Rumlar, Müslümanların işten zaman ayırarak namaz kılmalarına bir şey demezler. Irgatlar da namazı fazla uzatmadan nizami bir şekilde kılarlar. Bir ara öğle yemeği yenir, tütünler sarılır ve sigaralar içilir. Daha işin çok olduğunu gören ve epeyce yorulmuş olan Mehmet Ağa, vakit geçmek üzere iken hemen namaza durur. Rum’un duyacağı şekilde öğle namazına niyet eder: “Niyet ettim kırk rekat öğle namazına” deyince Rum öteden feryadı basar. Aman ağam, bana acı, daha çok işimiz var. Kırk rekât namaz akşama kadar bitmez. 20’sini bana bağışla diye yalvarır ve 20 rekâta sulh olurlar!

Mekanı Cennet olsun!

Kara Osman!

Muhtar Kara Osman Ağa, köyün tanınmış kişilerinden biriydi ve halk tarafından çok sevilmekteydi. İnsanlar onu yalnız işlerini gördürebilmek için değil, insanlığından dolayı da çok severler, gördükleri yerde onunla konuşup muhabbet etmeyi isterlerdi. Osman Ağa, resmi işlemlerini daima titizlikle ve zamanında yerine getirdiği gibi, Uçhisar halkını da unutmaz, onların sıkıntıları dinler ve gidermeye çalışırdı. Resmi işlemleri yerine getirebilmek için sık sık, o zamanlar Uçhisar’ın bağlı olduğu Ürgüp’e gider gelirdi. Ürgüp’te resmi işlemlerini yetiştirebilmek için, sabahın erken vaktinde eşeğine biner ve güneşe karşı zorlu bir yolculuk yapardı. Ürgüp’te işlerini hallettikten sonra, bu defa akşam vakti Uçhisar’a dönerken yine güneşin yüzüne doğru vurduğu bir yolculuk yapmak zorunda kalırdı. Osman Ağa, Uçhisar halkının işleri için Ürgüp’e giderken ve dönerken, güneşin etkisiyle iyice esmerleşmişti. Kara Osman, bu gidiş ve gelişlerden sıkılmamış, ancak “Arap gibi oldum” diye şikayetlenerek bu görevden vazgeçmek istemişti. Uçhisar halkı, kendisini çok sevdiği için, Kara Osman’a yardımcı olmak amacıyla, ilgili yerlere verdikleri bir istida ile Uçhisar’ın Ürgüp’ten ayrılıp Nevşehir’e bağlanmasını istediler ve bu talepleri kabul edildi. Daha fazla kararmayacağını düşünen Kara Osman, bu haberi duyunca çok sevindi.

Mekanı Cennet olsun!

Sizdeki de Göz Değil Dürbün!

Uçhisar Aşağı Mahalle’de kır bekçiliği yapan, biraz tevekkel, biraz da küfürbaz “Karadayı” namı ile tanınan bir şahıs vardı. Bir gün, gene mahallenin muziplerinden Cincel Evi’nin Hacı Mehmet, yanına bir arkadaşını da alarak köyün üst taraflarında gezinmekte olan Karadayı’nın yanına sokulurlar. Maksat onu konuşturarak küfür ettirmektir. Selamdan sonra, bekçilikte daima uzakları gördüğünü övünerek iddia eden Karadayı’ya duyuracak şekilde iki arkadaş konuşmaya başlarlar. Hacı Mehmet: “Gemil Dağı’nın tepesine bak, bir güvercin kondu” der. Öteki cevap verir: “Aaa…. Doğru! Bak şimdi güvercinin başına da bir sinek kondu, amma topal bir sinek”, der. Bu laf sokmalara daha fazla dayanamayan Karadayı, okkalı bir küfür savurduktan sonra: “Ulan dürzüler, sizdeki de göz değil dürbün mübarek… der ve hep beraber kahkahayı basarlar!

Mekanları Cennet olsun!

Yarabbi Şükür!

Uçhisarda “Kara Osman” namı ile maruf, okur-yazar erbabından, nüktedan, muzip ve muhtarlık yapan bir zat vardı. O zamanlar her mahalleden bir koyun sürüsü çıkardı. Çobanlar koyun başına senede bir miktar para alır ve her gün koyun sahibi bir komşuda akşam yemeği yer ve öğle azığı alırlardı. Bir gün çobanlara yemek verme sırası Kara Osman’a geldi. Her yerde olduğu gibi burada da çobanlara zengin bir sofra kurulup, sofraya öyle oturulurdu. Tabii ki sofraya çobanlarla birlikte Kara Osman da oturmuştu. Önceden, odanın görünen bir yerine, içleri tandır yemeği dolu görünümünde, aslında içi boş kapalı çömlekler sıralanmıştı. Önce gelen iki kap yemek yenir. Çobanlar arkası diğer çömleklerle devam edecek diye az az yerler. İki kap yemek bitince ev sahibi Kara Osman Ağa, sofradan kalkar ve “Yarabbi şükür” der. Çobanlar hayretle ve yalvararak; “aman Osman Ağa, nasıl olur? Biz arkası var diye gelenlerden doğru dürüst yemedik bile, gözünü seveyim, karnımız aç” derler. Osman Ağa, kalkar ve köşede dizili çömlekleri açar, boş olduklarını gösterir, yarı ciddi yarı şaka gülüşürler. Nihayet içerden başka yemekler gelir. Çobanlar güzelce karınlarını doyururlar. Bu olay, köyde Kara Osman’ın muzipliğine bir örnek olarak anlatılır ve gülünür.

Allah rahmet eylesin!

Madem Öyle Münasip Görmüşler!

Han Mahallesi’nde iri yarı, babayiğit, aynı zamanda nüktedan, şakacı, sözünü ve gözünü budaktan esirgemeyen bir kimse vardı. Adı Seyit Ahmet Ağa idi. Kırk yıl kadar önce, Mayıs ve Haziran aylarında civar ova köylerinden bazı köylüler Uçhisar’a üzüm ve zerdali ile değiştirmek üzere Han Önü’ne süzme yoğurt getirirlerdi. O zamanın kuralları gereğince, evinde üzüm ve kayısı olanlar hemen onları verip borçlarını kapatırlar, olmayanlar da veresiye olarak güz mahsulünü kaldırdıktan sonra öderlerdi. Bu anlaşmaya göre, Seyit Ahmet Ağa da gidip bir köylüden beş kilo yoğurt alıp evine getirmiş. Fakat muzip komşular yoğurtçuyu doldurmuşlar. Seyit Ahmet Ağa senin yoğurdu yer, borcunu da ödemez demişler. Telaşlanan yoğurtçu, hemen yanına birisini alıp Seyit Ahmet’in evine gitmiş. Çaldıkları kapı açılınca yoğurtçu, Seyit Ahmed Ağa’nın, kalburdan bir torbaya zerdali doldurarak kendisine getirmek üzere olduğunu görmüş. Biraz da mahcubiyetle: “Ağam sen zerdaliyi hazırlamışsın, fakat seni çekemeyen komşular, ‘yoğurdunu yer, karşılığını da vermez’ dediler de, onun için zerdaliyi peşin almaya gelmiştim” der. Hazırcevap ve muzip Seyit Ahmet Ağa, yoğurtçuya takılır: “Mademki komşular öyle münasip görmüşler, ben de zerdaliyi vermiyorum”, deyip elindehi torbayı içerideki odaya doğru götürür gibi yapar. Bu minval üzere yoğurtçuyu bir hayli yalvartır ve sonunda zerdalileri verir!

Mekanı Cennet olsun!

Bir Salkım Üzüm!

  1965 yılında akşam mesai bitimine doğru Osman Çavuş’un beklediği misafir telefon etti: “Nevşehir’e geldim. Bu gece burada kalacağım. Yarın Uçhisar’a geleceğim”. Reis’in beklediği misafir İller Bankası’ndan bir daire başkanıydı. Reis Bey, hemen Odacı Ali’ye seslendi: “Ali, hemen Gülüşan’ın Mehmed’i tembih et, yarın sabah arabasını temizleyip belediyenin önünde beklesin!” Belediyenin aracı olmadığından, böyle durumlarda dışarıdan araç temin edilmekteydi. Beklenen misafir sabah belediyeye geldi. Çay ve kahve ikramından sonra çevreyi gezmek üzere arabaya bindiler. Misafir, Kapadokya bölgesine ilk defa geldiğinden etrafı şaşkınlıkla izliyordu. Misafirin, Vasıl Deresi’ndeki güvercinlikleri sorması üzerine Reis Bey, güvercin gübresinin; üzüm bağları, domates ve fasulye-nohut gibi baklagillerde kullanıldığını, çok etkili ve doğal bir gübre olduğunu anlattı. Sonra, 3 km mesafede olan eski adı Avcılar, şimdiki adı Göreme olan kasabaya gittiler. Köyün girişindeki türbenin yanından geçerken baktılar ki, bir köylü eşeğe iki heybe atmış içinde üzüm dolu sepetlerle bağdan geliyor. Osman Çavuş, köylünün yanına vararak misafirine ikram etmek için iki salkım üzüm istedi. Köylünün verdiği salkımları alan Reis Bey, üzümleri yıkamak için sağa sola bakınınca Şoför Mehmet, arabada su var deyip üzümü güzelce yıkadı ve misafire ikram etti. Reis Bey, hemen o esnada, “su gibi nimet var mı” diyerek Uçhisar’ın su sıkıntısı çektiğini misafirine etraflıca anlattı. Suyun, mazotla çalışan su pompaları vasıtasıyla kuyulardan temin edildiğini, bu pompaların sık sık arızalandığını izah etti ve temiz su için elektrik getirilmesi konusunda kendisinden yardım talebinde bulundu. Misafir, Reis’in bu ikramı ve ısrarından çok etkilendi. Ankara’ya döndükten 15 gün sonra kamyonlarla Uçhisar’a elektrik direkleri ve telleri geldi. Böylelikle Uçhisar, Osman Çavuş sayesinde su sıkıntısından kurtulmuş oldu.

Değerli Reis’imize bir defa daha teşekkür ediyoruz. Allah rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun!

İsmail Ağa Deresi!

Vasıl Deresi, Uçhisar’ın güneydoğusundan başlayan ve Göreme’ye kadar uzanan uzun bir vadidir. Vasıl Deresi’nin batısı elma ambarı, doğusu ise güvercinliktir. O zamanlar, Vasıl Deresi’nde en çok bahçesi ve güvercinliği olan kişi Mülazım Evi’nin İsmail Ağa’dır. Arkadaş ve komşuları, bir gün İsmail Ağa’ya takılarak; “O dere neden İsmail Ağa Deresi diye anılmasın” derler. Maksatları, İsmail Ağa’nın aklını karıştırıp ondan bir şeyler koparmaktır. İsmail Ağa’nın bu işe aklı yatar. Ancak, bu işin tezgahtarları İsmail Ağa’ya, “bir koyun kes, bize bir sofra donat, yiyelim, içelim! Ondan sonra biz de derenin adını değiştirip ‘İsmail Ağa Deresi’ diyelim” derler. İsmail Ağa, buna inanır ve hemen bir koyun kesip herkesi davet eder, bir güzel ziyafet çeker ve derenin isminin kendi adıyla anılmasını ister. İster istemesine de, derenin adı bir koyunla değişecek gibi değildir! İsmail Ağa, bu duruma çok üzülür. Tabii onu kandıranlar tezgaha devam ederek, “Seneye bir inek kesersen biz de derenin adını değiştiririz” derler. İsmail Ağa, kendisini kandıranlara yine inanır ve ineği de keser. İnek kestikten sonra bütün Ucasar halkını davet eder, yedirir, içirir… Ancak bu da işe yaramaz ve dere Vasıl Deresi olarak anılmaya devam eder. Olan da saf İsmail Ağa’nın bir koyunu ve bir ineğine olur!

Allah rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun!

Oturmak Yasak!

    12 Eylül’ü takibeden seksenli yıllar! Ankara Mamak’taki Muhabere Okulu, aynı zamanda suçlular için gözaltı ve yargılama merkezlerinden biri olarak kullanılıyor. Dolayısıyla okulun kapısı her zaman kalabalık, gelen-giden, giren-çıkan, oturan-kalkan… çok!

Ana giriş kapısının sağ tarafında oldukça eski görünümlü ahşap bir bank herkesin dikkatini çekiyor! Bankın arkasındaki duvarda “Oturmak Yasaktır” yazıyor. Bu yazı yetmemiş olacak ki bankın başına bir de nöbetçi dikilmiş! Ezkaza birisi oturmaya falan niyetlenirse, nöbetçi hemen devreye giriyor: “Yassak hemşerim!”. Birisi “Niye yasak asker ağa” diye soracak olsa cevap ta hazır: “Ben ne bilem kardeşim, böyüklerimiz bilir!”

Gel zaman git zaman, bu büyük çaplı askeri birliğin başına yeni bir komutan tayin ediliyor. İçeri girerken, boş bank, yazı ve nöbetçi onun da dikkatini çekiyor. Makamına yerleşip tebrik ve hayırlı olsun ziyaretleri faslını bitirdikten sonra emir subayını çağırıp: “Oğlum, kapıda boş bir bank, akasında oturulmaz diye bir yazı, tepesinde de bir nöbetçi gördüm. Bu işin aslını anla ve bana da bilgi ver” talimatını veriyor. “Başüstüne komutanım!” diyen emir subayı işin aslını anlamak üzere geniş çaplı bir araştırmaya girişiyor! 

Neticeten; bir önceki komutanın, bankın eski görünümünü kamufle etmek amacıyla, o zamanki ilgili subaya: “Oğlum, girişteki o eski bankı düzgün bir renge boyatın. Arkasına bir yazı yazın, başına da bir nöbetçi dikin, millet oturup ta üstünü başını boyamasın!” talimatını verdiğini, bu talimatın yerine getirildiğini, bir günlüğüne ihdas edilen yazı asma ve nöbetçi dikme işinin ise iptal edilmeyip ibka edildiği sonucuna ulaşıyor.

Günümüzde, asırlar veya yıllar önce verilen karar ve hükümlerin, değiştirilmesi mümkün olmayan tabular haline getirilmesine güzel bir örnek olan bu olayı anlatmamın sebebi; halen yürürlükte olan pek çok bilginin, uygulamanın, fetvanın… sorgulanmadan kabülü halinde ne durumlara düşebileceğimizi göstermeye çalışmaktır. Selam aklını ve fikrini kullananlara!