Tıp felsefesi

Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz (Ahmed Haşim)

İnsanlık tarihi boyunca kainat, insan, tıp, felsefe ve manevi değerler arasında hep bir yakınlık olagelmiştir. Eski Mısır’da, sağlık bilgi ve uygulamalarının merkezi konumunda olan “Tebb” şehrinden adını alan tıp, ilk insanla birlikte varolan ve tarih boyunca kutsal kabul edilen bir özelliğe sahiptir. İnsanlığın ilk dönemlerinden beri hastalık ve şifa ilahi kaynaklı kabul edildiği için, doktorlara da bir nevi kutsallık veya ruhani güçler atfedilmiştir.
Tıp genellikle; hastalıkları önleme, teşhis ve tedavi bilim ve san’atıdır, şeklinde tanımlanır. Tıp aynı zamanda, bir yönüyle de insanlarla ilgilenme san’atıdır. Bu mesleği icra eden seçkin kişilere; tabip, hekim, doktor gibi özel sıfatlar verilmiştir.
İbn-i Sînâ: “Tıp, insan vücûdunun sağlık ve hastalık durumunu, onu sağlıklı durumda koruma ve sağlığını kaybettiğinde tekrar nasıl kazanacağı konularını ele alan bilimdir” şeklinde bir tanımlama yapmaktadır.
Hikmet kökünden gelen hekim kelimesi, “doğru ve yanlışı bilgece birbirinden ayırabilen” anlamına gelen bir sıfattır. Hakîm (filozof), makrokozmoz olan kainatı, hekim ise mikrokozmoz olan insanı araştırır, onun künhüne varmak ister. Gerçek hekim, sadece bir şifa vasıtası olabilir. Bunun için de, akıllı ve erdem sahibi olmalıdır.
Batı zihniyetinin felsefi temeli olan aydınlanma, insan ile alemi birbirinden kesin çizgilerle ayırmıştır. Böylelikle, tıp-felsefe bütünlüğü bırakılıp, tıp-fizik-kimya doğrultusu tercih edilerek, insan ruh ve beden boyutlarından soyutlanmıştır. Aydınlanma öncesi dönemlerde, insan ile âlem arasındaki ilişki, daha çok insanın âlem ile barışık ve birleşik bir hayat sürmesi sonucunu doğurmuşken, aydınlanma sonrası modern düşünce, tabiatı insana tabi kılmıştır. Âlemin bir parçası olan insan, böyle yapmakla kendisine de yabancılaşmış oldu.
Felsefi anlamda tabiata hakim olma duygusu, sosyolojik olarak insanlar üzerinde iktidar sahibi olmayı da beraberinde getirir. Günümüzde, küresel ölçekte hakimiyet iddiasında bulunan, hatta bu iddiasını büyük oranda gerçekleştiren modern Batı tıbbının sorgulanması zorunlu hale gelmiştir. Tıp adamları, pozitivizmin insana sadece kuru bir akılcılıkla bakan tek yönlü anlayışından vazgeçerek, insanı; duygu, düşünce ve ilgileri ile birlikte bir bütün olarak ele almalıdır.
Modern tıp, kaynak aldığı pozitivist dünya görüşüne tamamen uygundur, metodolojik olarak da indirgemecidir. Kabullenilmesi gereken nokta, tıp ve teknolojik ilerlemenin aynı şey olmadığıdır. Tıbbın günümüzde vardığı nokta, modern tıp değil, tıp endüstrisidir. Bugün tıbbın hangi alanına bakarsak bakalım, Batı’nın söyleyebileceği yeni bir şey yoktur. Tıp, bu çıkmazdan kurtulmak istiyorsa bakış açısını değiştirmek zorundadır.
Bilim alanında son 50 yıldaki gelişmelerden en az pay alanı, sanılanın aksine tıptır. Tıp, bugün vardığı noktada, insan vücudunun nasıl çalıştığına dair, çok az yeni şey söyleyebilmekte, hastalıkların nasıl ortaya çıktığı sorusuna doyurucu bir açıklama getirememektedir. Modern tıp, hastalığın esas sebebini değil, hastalık oluştuktan sonraki işleyişini merak eder.
Modern tıp, insanın dokulardan, organlardan ve sıvılardan müteşekkil olduğunu bilmektedir ama, şuur nedir, düşünme nedir, akıl nedir, ruh nedir, hayat nedir, ölüm nedir, sorularını bilir görünmemektedir! Tıp; insan denen varlığı bütün yönleriyle tanıyarak, beşeri ve tabii bilimlerin bütün çeşitleri ile dirsek temâsı kurarak oluşturacağı bir tıp felsefesi ile bu sorulara ve sorunlara cevap verebilecektir.
Tıbbın bir ana fikri yok, temel olarak yok! Yani nesnesiyle ilgili bir felsefesi yok. Bu felsefe meselesi, önemli bir mesele! Bugünün tıp felsefesinde, sağlık hizmetlerinin sunulmasında fikir birliğine varılamamış; “doktor”, “hasta”, “kanıt”, “müşteri”, “anlaşma”, “sözleşme”, “ortaklık”, “akrabalık”, “komşuluk”, “onam”… merkezli bakış açıları, belirgin bir karmaşaya yol açmıştır.
Tıp fakültelerinde, bilim kisvesi altında tek tipçi bir eğitim verilmektedir. Hekim adaylarına bilim felsefesi eğitimi verilmediği için, gerçekte bilimin ne olduğu sorusu da boşlukta kalmaktadır! Yapılan şeye bilim denmekte ve onun dışındaki her şey de bilim dışı olarak yaftalanmaktadır!
Günümüz tıp eğitiminin, hastalarıyla iletişim sağlayamayan, insanının dilinden anlamayan, toplumunun önceliklerini bilmeyen, tedavinin geleneksel ve yerel kodlarından habersiz bir tabip nesli yetiştirmek dışında, çok kayda değer bir başarısından söz etmemiz mümkün değildir. Sağlıklı yaşamayı bir kaç beslenme rejimine indirgemekte, ölümü unutmakta ve canın kıymetini bilmemekte bir sakınca görmeyen yüzlerce genç insan, artık bizleri tedavi etmek üzere diploma almaya hazırdır!
Bu noktadaki en tehlikeli şeylerden birisi de, müşteri merkezli bir hasta anlayışının kabul edilmesidir. Birçok sektörde olduğu gibi sağlıkta da Copernic devrimi oldu. Yani, hasta (müşteri) odaklı bir yaklaşım benimsendi. Doğrudan telaffuz edilmese de, çağdaş sağlık sistemleri içinde “sağlık, doktorlara bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” anlayışının yerleştiği görülüyor. Tıbba ve doktorlara taşıyabileceklerinden fazla sorumluluk yükleniyor. Doktorlara da yazık, bu sektöre de!
İnsanoğlu bugün, tıbbi bilgi üretmede son derecede ileri bir kapasiteye sahipken, hakkında emin olunan bilgi artmıyor ve sağlık daha iyiye gitmiyor. Aksine bu gelişmeler beraberinde cevap bekleyen yeni sorular, daha hasta nesiller ve ahlaki endişeler getiriyor.
Bilimin son elli yılındaki derinliksiz gelişmeler, bize insanın ve diğer canlıların sadece yapı taşlarının ne olduğunu anlama şansını verdi. Büyük umutlarla başlanan İnsan Genom Projesi bitince, milyonlarca protein çeşitliliğine karşılık, insanda sadece 22.000 civarında gen bulunduğu ve protein kodlamada kullanılan genlerin, mevcudun sadece %2’si kadar olduğu keşfedildi. Bilim camiası, toplam gen sayısı ve protein çeşitliliği arasındaki bu orantısızlığı henüz açıklayamadı.
Bir çok eski kültürde; yaşam enerjisi, derin düşünce biçimleri (meditasyon ve dua), duygular, sezgiler, hayal gücü, irade ve benzeri birçok ruhsal faktör, insan sağlığını korumak ve hastalıkları tedavi etmek için başarıyla kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır.
Holistik (bütüncül) tıp; çevreyi ve çevrenin insanlar üzerindeki etkilerini de hesaba katarak, optimum iyilik hali için beden ve aklın çevreyle uyum içinde olmasını isteyen antik tıp görüşünü devam ettirmektedir. Holistik model, hekimi bir müdahaleci olmaktan çok, bir eğitimci rolü üstlenerek, hastanın içindeki iyileştirici güçleri harekete geçirecek şekilde davranmaya teşvik eder.
Bugünkü tıbbın, yıllara hayat ekleyen değil, hayata yıllar ekleyen bir tasavvuru vardır. Tıbbın, insanları daha uzun yaşatmak gibi bir amacı var mıdır? Daha uzun yaşamak bir erdem midir? Önemli olan, kısa fakat sağlıklı bir hayat mı, yoksa uzun ve eziyetli bir hayat mıdır? Aslında mutluluk ve sağlık çok kolay elde edilebilir olgulardır. Mutlu olmak problemsiz bir hayat demek değildir. Çoğu zaman şikayet ettiğimiz çeşitli bedensel acılar ve ağrılarımız dahi, esasen vücudumuzda doğru gitmeyen bir şeylerin olduğunu anlamamız için mucizevi belirtiler değil midir?
İnsana bilgiden çok bilgelik lazımdır. Bilgelikle birleşmeyen bilgi tehlikelidir. Her hekim, insanı doğru tanıyacak derecede bir felsefi sorgulama kapasitesine sahip olmalıdır. Felsefesi olmayan, hikmetin uzağına düşmüş bir tıp bilgisi felaketlere yol açar. Zaten açmakta da! Hekimler hastayı tanır, hakîmler ise insanı! Hekim, hakîm olmalı ki insanın iskeletini tanıdığı kadar, onun özünü de tanısın. Hastasının klinik verilerine atfettiği değer kadar, bakışlarındaki hüzne de değer atfetsin! Kimbilir bir gün o hüzünlü bakışlarda kendi özünü, insanın özünü, tıbbın özünü, hikmetin özünü de görebilir. İnsanımız, reçeteye uzanmadan önce hastasının gözlerinin içine bakan, ona dokunan, onu fark eden doktorlarla muhatap olmayı hasretle bekliyor!
Bir doktoru “hekim” yapacak özellikler nelerdir? Bir kere alim olacak, hikmet sevdalısı olacak, feraset sahibi olacak, insanı kainatın merkezine koyacak, kendisini insan canına ve bedenine müdahale etme yetkisiyle donatan mesleğini canından aziz bilecek, ilmin izzetini her şeyden üstün tutacak.
Doktor hayatla, canla, ölümle en yakın ilişki içerisindeki meslek sahiplerinden birisidir. Hekim için laboratuvar ve görüntüleme tekniklerinden daha önemlisi; hastaya dokunma, onu dinleme ve anlamaya çalışmaktır. Hekim hiçbir zaman bir insanı makina olarak göremez, vefat eden hastasına da eks oldu diyerek yabancılaşamaz. Hastalıklarla değil hastalarla uğraşır. Hastası için ilk yaptığı şey, ona moral vermek ve dua etmektir. Hipokrat, “hekimin görevi hastayı nadiren iyileştirmek, çok kere ağrısını gidermek, fakat her zaman için teselli etmektir” derken, herhalde bunu kastediyordu. Eğer ortada tıp ahlakı yoksa, tıp tedavi etmez, hasta eder, diriltmez, öldürür!
Tabiplerimizi hekimlere dönüştürebilmek için, onlara insanı olduğu gibi, her yönüyle tanıtabilmemiz lazım. Onlara yaşamın ve ölümün, hastalık ve sağlığın, iyinin ve kötünün, aynen gece ve gündüz gibi, tabii düzenin tabii birer parçası olduğunu, düşman olmadıklarını anlatabilmemiz lazım. Hekimin işinin; hastayı iyileştirmekten ziyade, sağlıklı bir hayat sürdürmesine katkı sağlamak olduğunu ve sağlığın sadece yenilen-içilen şeylerle ilgili olmadığını anlatabilmemiz lâzım.
İnsanı tabiatıyla birlikte algılayabilen, ona bu koskoca evrenin bir misali gözüyle bakabilen ve insanı her şeyiyle mesleğinin merkezine oturtabilen bir tabip, gerçek anlamda bir hekimdir. Daha entellektüel, daha az teknik, tekniği çok iyi kullanan, ama daha az teknik düşünen bir hekim profilinin, birçok konuda, özellikle etik problemlerin çözülmesinde, hasta doktor ilişkilerinde, bedene yaklaşım tarzında çok önemli olduğu göz ardı edilmemelidir.
Bir medeniyetin, kendi dünya görüşüne dayalı dinamik bir sağlık sistemi ve tababeti olmadan yaşayabilmesi, fiziksel, psikolojik ve bilimsel olarak mümkün değildir. İslam tıbbı kendisini ticari bir meta olarak değil, topluma karşı ifa edilmesi gereken dini bir sorumluluk olarak tanımlar. Müslümanlar için tıpta çağdaş mesele, kendi zihniyet, felsefe ve anlayışlarına uygun bir sistem oluşturmaktır. Elbette Batı’da elde edilen tıbbi birikimden, tıpkı seleflerimizin kadim tıbbi mirasdan faydalandıkları gibi, biz de faydalanacağız. Ancak bunu, İslami karakterli tabiat-insan ilimlerimizin mantığını, felsefesini ihya edip, bunun üzerinden neyi alıp neyi reddedeceğimize karar vererek yapmak durumundayız.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s