Sonradan Sonraya!

Eski kuşak Nevşehirlilerin muhtemelen hatırlayacakları Deli Sait, vakt-i zamanında
usta bir terzi imiş. Bir Pazartesi günü, Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Kamil Çavuş
Sait’in dükkanına gelmiş ve “ Oğlum Sait, bana güzel bir pantul dikeceksin” demiş. Sait,
“Olur Çavuş Emmi, İstanbul’dan yeni kumaşlar getirdim. Sana şu çizgili lacivert iyi gider,
beğenirsen dikeyim” diye cevaplamış. Sait’in ısmarladığı çayı yudumlayan Kamil Çavuş’un da kumaşı beğenmesi üzerine, Sait müşterisinin ölçüsünü almış. Cuma günü pantolonunun hazır olacağını öğrenen Kamil Çavuş, hayırlı işler dileyerek dükkandan ayrılmış.
Bekir Efendi Camii’nde Cuma namazını kılan Kamil Çavuş, pantolonunu almak üzere
Sait’in dükkanına gitmiş. Namaza Kurşunlu Cami’ye giden Sait henüz dönmemiş ama çırağı dükkanda imiş. Kamil Çavuş çırağa, “Ustan pantulumu dikti mi oğlum” diye sormuş. Çırağın, “dikti Çavuş Emmi” demesi üzerine, “ver de bir deneyeyim” diyerek dükkanın arka bölmesine geçmiş.
Pantolonu giyen Kamil Çavuş, kızgın bir şekilde söylenerek arka bölmeden çıkmış.
Tam o sırada Sait te içeri girmiş ve “Hayrola Çavuş Emmi, pantulu beğenmedin mi yoksa!” diye sormuş. Kamil Çavuş, “Lan oğlum, bu pantulun beli kavuşmuyor, önüm bi karış açık kaldı!” demiş. Sait, oldukça kilolu olan Kamil Çavuş’u baştan aşağı bir süzdükten sonra, “He be bilader, sen de sonradan sonraya bir göbek peyda etmişsin!” diyerek işin içinden sıyrılmış.
Bu cevaba dakikalarca gülen Kamil Çavuş’un, “Lan oğlum, 5 günde göbek mi piyda
edilirmiş, ben bu göbeği piyda etmek için 50 sene uğraştım,” deyip yeni bir pantolon sipariş etmesiyle olay tatlıya bağlanmış.

 

Bu Kadarcık Kusur!

Eski zamanlarda, şehirlerden bir şehre yeni bir vali tayin edilmiş. Şehrin ileri gelenleri yeni valiye hoşgeldin ziyaretlerine devam ederken, eşrafın hanımları da bir gün yeni valinin hanımına hoşgeldine gitmişler.

Tanışmalar olmuş, kahveler içilmiş, sohbetler ve dedikodular edilmiş, öğünmeler yapılmış. Valinin, evlenme çağına gelmiş, yakışıklı ve iyi eğitimli bir oğlu varmış. Oğluna münasip bir gelin adayı arayan Hanımefendi, hazır şehrin kalburüstü hanımları orada iken hafiften bir yoklama yapayım demiş ve “Değerli hanımlar, hepimiz evlat sahibiyiz, bir anne-baba için en değerli olaylardan birisi de çocuklarının mürüvvetini görmektir. Bizim de Allah bağışlasın, yakışıklı, terbiyeli, içkisi-kumarı olmayan, iyi yetişmiş, istikbali açık bir oğlumuz var. Kendisine denk uygun bir kız aramaktayız. Bu konuda sizlerin de yardımını talep ediyorum, tavsiyelerinizi bekliyorum” diyerek konuyu açmış.

Güzelliği dillere destan bir kızın annesi olan şehir kadısının hanımı hemen söze girmiş: “Evvela böyle değerli bir evlat yetiştirdiğiniz için sizi tebrik ediyorum Hanımefendi! Bizim de naçizane benzer özelliklere sahip bir kızımız var. Güzeldir, boyludur, soyludur, eğitimlidir, beceriklidir, terbiyelidir, elinden uçan-kaçan kurtulmaz…” diye kızını övmeye başlamış ve övgünün dozunu da birazcuk kaçırmış.

İyi bir gelin adayı bulduğunu düşünen valinin hanımı, biraz daha malumat sahibi olmak amacıyla, “Ben de, böyle değerli ve maharetli bir evlat yetiştirdiğiniz için sizi tebrik ederim hanımefendi. Ama hepimiz insanız, atalarımız, ‘kusursuz kul olmaz’ demişler Bu güzel kızımızın hiç mi kusuru yok acaba” diye sormuş.

Kadı’nın hanımı, “Ah efendim, ne kadar isabet buyurdunuz! Herkesin olabileceği gibi, kızımızın da küçük bir kusuru var maalesef!” demiş. Valinin hanımı, “O küçük kusur nedir hanımefendi?” diye sorunca, “Bizim kız yaklaşık 6 aylık hamile!”diye cevaplamış! Gözleri fal taşı gibi açılıp yüksek perdeden bir hayret çığlığı koparan valinin hanımına, “Niye bu kadar şaşırdınız hanımefendi! Bu kadarcık kusur, kadı kızında da olur” demiş!

Helada Sakız Çiğnemek!

Nasreddin Hoca’ya birisi, “Hocam, helada sakız çiğnemek caiz midir” diye sormuş. Sakalını sıvazlayıp biraz düşündükten sonra, Hoca bu münasebetsizin sorusunu cevaplamış: “Caiz olmasına caizdir evladım, ama dışarıdan ağzının oynadığını gören birine ne yediğini anlatmakta zorlanırsın! İyisi mi sen helada sakız çiğneme!” demiş.

Merhum Hoca’nın, her biri bir hikmet hazinesi olan fıkralarından biri. Çok beğendiğim bu fıkra, bugün pek çoğumuzun yaşadığı yanlış anlamalara karşı yapılan en güzel tavsiye ve alınacak en etkili tedbir!

Yemiştiniz Babayi!

NewYork’a giden Dursun’la Temel, bir süre çarşı pazar dolaştıktan sonra karınlarını doyurmak amacıyla bir lokantaya girmişler. Dursun Temel’e, “Ula biz İnciluzca bilmeyruk, ha bu işi nasıl kıvıracağuz” demiş. Temel, “Sen merak etme, ben su gibi İnciluzca bileyrum” deyip garsona işaret etmiş. Gelen garsona: “İki çorbayi!” demiş, garson iki kase yayla çorbası getirmiş. Afiyetle içtikten sonra Temel: “İki pilavi!” demiş. Garsonun getirdiği iki tabak pilavı da iştahla yemişler. Temel’in sipariş ettiği “İki kebabi” de mideye indirdikten sonra, ‘Türk tatlısız sofradan kalkmaz’ prensibi gereğince iki porsiyon “Baklavayi” de halletmişler. Temel halinden oldukça memnun bir eda ile garsona “Getir hesabi” demiş. Hesabı getiren garson tepelerinde dikilirken, Dursun Temel’e: “Ula uşağum, helal olsun sağa, Of’ta hangi okulda öğrendun bu ecnebi lisanuni” demiş. Temel cevap vermeye hazırlanırken garson gülümseyerek: “Ula ben Sivas’lı olmasaydım yemiştiniz babayi” demiş!

Vergi Memuru

Sikletinde ülke şampiyonu olan güreşçi, gece yarısına yakın bir saatte şehrin en meşhur lokantalarından birine girmiş ve bir mercimek çorbası istemiş. Çorba gelmiş ama yanında limon yok! Garsona seslenmiş: “Oğlum bu çorba limonsuz içilmez, oradan bir limon kap gel bakayım!” Garson, ıkına sıkına: “Efendim, maalesef limonumuz kalmamış, dolabın köşesinde iyice kurumuş bir tane kalmış, onu da getirmeye utandım” demiş. Güreşçi: “Getir bakayım onu” deyince garson utana sıkıla limonu getirmiş. Kurumuş limonu sağ elinin arasına alan güreşçinin hafifçe sıkmasıyla limondan “şarr” diye neredeyse bir fincan limon suyunun çorbaya boca olması bir olmuş!

Güreşçi gittikten sonra lokantaya bölgenin ağır siklet boks şampiyonu gelmiş ve lokantanın oldukça sevilen şehriye çorbasından istemiş. Yanında limon olmadığını görünce: “Oğlum, bu çorba limonsuz içilir mi, bir limon getir bakayım” demiş. Garson iyice büzülmüş vaziyette, “Efendim geç vakit olduğundan limonumuz kalmamış,  köşede kalan kurumuş bir limonu da sizden önceki güreşçi müşterimiz kullandı, maalesef size kalmadı” deyince boksör, “O güreşçinin sıktığı limonu ne yaptınız” diye sormuş. Garsondan “Dolapta duruyor efendim” cevabını alınca, “Getir bakayım onu” demiş. Sıkılmış kuru limonu avucuna alan boksörün hafifçe sıkmasıyla “şarrr” diye, öncekinden daha fazla miktarda limon suyu, garsonun şaşkın bakışları altında çorba kasesine boşalmış!!

Boksörden sonra lokantaya orta yaşlı, fotör şapkalı, ince ve yağlı gıravatlı, çelimsiz görünümlü bir müşteri gelmiş ve pirinç çorbası istemiş. Yanında limon olmadığını görünce: “Evladım, bu benim en sevdiğim çorba, lakin katiyyen limonsuz içemem” demiş. Garson, limon kalmadığını, kurumuş bir limonu da kendisinden önceki güreşçi ve boksör müşterilerin kullandığını söyleyince, “O sıkılmış limon duruyor mu evladım” demiş. “ Evet” cevabıyla birlikte gelen kurumuş limonu, neredeyse kemikleri sayılacak derecede zayıf olan eliyle hafifçe sıkmış. Garsonun ve diğer çalışanların hayret dolu bakışları arasında, ilk iki müşterinin çıkardığından daha fazla limon suyu “şarrrr” diye çorbayla buluşmuş!!!

Müşteri hesabı ödeyip lokantadan çıkarken, garson utangaç bir eda ile, “merakımı mazur görün efendim, siz ne iş yaparsınız acaba” diye sormuş. Müşteri gayet hafif ve mütevazi bir sesle cevaplamış: “Vergi memuruyum evladım!”

Üstad!

Başta değerli dünürüm ve kıymetli yeğenlerim olmak üzere tüm maliyecilerimize ithafen!

Envai çeşit kuşun satıldığı dükkana giren müşteri, kendisini karşılayan tezgahtara bir papağan almak istediğini söylemiş. Tezgahtar, mevcut papağanların özelliklerini, anavatanlarını, fiyatlarını teker teker anlatmaya başlamış.

“Şu gördüğünüz canlı, parlak tüylü, Türkçe dahil 5 dil konuşan Vietnam papağanımız, fiyatı 10 bin TL” “Onun yanındaki biraz daha küçük ve rengi soluk olan, 4 dile hakim Sri Lanka papağanı, fiyatı 5 bin TL” “Karşıdaki iri görünümlü, kukumav kuşuna benzeyen, 3 dil bilen Afrika papağanı, fiyatı 3 bin TL…

Fiyatları biraz yüksek bulan müşteri, dükkanın kuytu bir  bir köşesine çekilmiş, tüyleri dökük, başında bir kaç tel bulunan, yorgun görünümlü papağanı gözüne kestirmiş, “Bunu herhalde bin liraya verirler” diyerek tezgahtara fiyatını sormuş. Tezgahtar, “O kuşumuz 50 bin TL efendim” deyince müşterinin gözleri faltaşı gibi açılmış ve “Hanımefendi, onlarca özelliği bulunan, her biri 3-5 dil bilen güzel papağanların yanında bu ahı gitmiş vahı kalmış papağanın ne özelliği var ki böyle astronomik bir fiyat istiyorsunuz” diye sormuş. Tezgahtar kız, “valla efendim, bu kuşun özelliklerini fazla bilmiyorum ama, mağazamızdaki bütün papağanlar,  bu beğenmediğiniz kuşa “Üstad” diye hitap ediyorlar” demiş!

Nesinden Korkarımıssım!

Saygıdeğer Ağabeyim Atilla Özcan’dan naklen:

Rahmetli babam Mehmet Özcan, kısaya yakın orta boylu, sert görünümlü, disipilinli bir öğretmendi. Her sabah rahmetli annem başta olmak üzere 5 erkek ve 3 kızkardeşten müteşekkil ailesini karşısına dizer, emir veren bir eda ve ciddi bir ses tonu ile o gün yapılacak işleri sıralar, akşam içtimasında da aynı minval üzere talimatlarının sonuçlarını kontrol ederdi.

Herkese olduğu gibi babama da zaman hükmünü icra eyledi, emekli olduktan sonra maalesef Parkinson Hastalığına yakalandı. O sert, ciddi, disiplinli adam gitti, yerine elleri ayakları titreyen, zaman zaman hafızası gidip gelen, bakıma muhtaç birisi geldi. Rahmetli annem bir taraftan elinden geldiği kadar hizmetini görmeye devam ediyor, diğer taraftan da kendisine muhtaç hale gelen, eli ayağı tutmayan, dili söylemeyen babamın karşısına geçip söyleniyordu: “Yav! Ben bu herifin nesinden korkarımıssım acaba!”

Yaa işte böyle! Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!