Hakkımda

Özgeçmiş

1956 yılında Nevşehir’in Uçhisar Kasabası’nda doğdum. İlkokulu kasabamda, ortaokul ve liseyi Nevşehir’de tamamladım. 1972-73 öğrenim yılında lise birincisi olarak mêzun olduktan sonra, ODTÜ kimyâ mühendisliğini kazanarak 1 yıl süre ile İngilizce Hazırlık Sınıfı’na devâm ettim. Tekrar girdiğim sınavda girmeye hak kazandığım Erciyes Üniversitesi Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi’nden 1980’de ikincilikle mêzun oldum. 8 yıl pratisyen hekimlik yaptıktan sonra, 1987’deki ilk TUS sınavı ile girdiğim Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’ndan 1990 yılında uzmanlığımı aldım. 2 yıl Aksaray Devlet Hastanesi’nde çalıştıktan sonra, 1993’te İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’na yardımcı doçent olarak atandım. 1999’da doçent, 2008’de ise profesör unvânını aldım. İyi derecede İngilizce biliyorum. 34 yılı aşan bir hizmet süresini tâkîben 2014’te emekli oldum. Evliyim, 4 çocuğum, 6 torunum var.

İhtisas Süreci

Erzurum’da çok verimli ve çok keyifli bir 3.5 yıl geçirdim. Dekanımız Prof. Dr. Sabahat Kot, Anabilim Dalı Başkanımız Prof. Dr. Ayten Ural, öğretim üyelerimiz Doç. Dr. Gönül Ergenekon ve Yrd. Doç. Dr. Şevki Özdemir nezâretinde, gerek teorik gerek pratik açılardan iyi bir eğitim aldık. Kıdemlilerim Dr. Adnan Öbek, Dr. Hakkı Karataş, Dr. Füsun Başdaş, Dr. Muammer Parlak, Dr. Akın Aktaş, eş kıdemlim Dr. Mâhir Kaya, alt kıdemlilerimiz Dr. Ersan Nâil Erinç ve Dr. Orhan Külahçı ile birlikte, çok değerli hâtırâlarla dolu bir asistanlık süresi geçirdik. Özellikle, hayvancılık bölgesi olması hasebiyle, şarbon ve tularemi gibi zoonotik dermatozlar konusunda oldukça ciddî bir tecrübe birikimine sâhip olduk. Rahmetli Hocamız Ayten Hanım’ın geniş teorik bilgilerinden, gene rahmetli Hocamız Sabahat Hanım’ın pratik uygulamalarından çok yararlandık. Patolojik işlemleri ve değerlendirmeyi kendi kliniğimizde yapıyorduk. Sabahat Hocamız özellikle bu konuda otorite idi, onun dermatopatoloji deneyimlerinden çok faydalandık. Gönül Hanım daha o zamanlarda dermatokozmetolojiye çok meraklıydı, ondan da epilasyon başta olmak üzere pek çok uygulamayı öğrendik. Özellikle Hakkı Karataş olmak üzere kıdemli arkadaşlarımızdan da pek çok bilgi edindik. Asistan arkadaşlarımız arasında çok ileri düzeyde bir uyum ve dayanışma vardı. Adnan Öbek, Hakkı Karataş, Akın Aktaş ve Mâhir Kaya ile çok ciddî şakalaşmalarımız olurdu. Bâzen bu şakalara yanlışlıkla hocalarımız da muhatap olur ve onlara özrümüzü kabul ettirmekte epey zorlanırdık. Uzmanlık sınavına Dr. Akın Aktaş, ben ve Dr. Mâhir Kaya aynı gün girdik. Akın Bey, uzmanlıkta benden bir saat kıdemli, ben de Mâhir Bey’den bir saat kıdemliyim. Kongrelerde, “bir saat te olsa kıdem kıdemdir” diyerek Akın Bey’in önünde hâlâ ceketimi iliklerim.

Akademisyenlik

Uzman olduktan sonra Aksaray Devlet Hastânesi’ne tâyin edildim. 2 yılı aşkın bir süre orada görev yaptıktan sonra, Malatya’dan gelen beklemediğim bir dâvet üzerine, 1993’te İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’na öğretim üyesi olarak atandım. O sırada Kurucu Anabilim Dalı Başkanımız Yrd. Doç. Dr. Atilla Özcan ve öğretim üyemiz Yrd. Doç. Dr. Yâsemin Oram Amerika’da olduklarından, otomatik olarak Anabilim Dalı Başkanı oldum. 1995-96 yıllarında 15 ay süreyle Amerika’da, Pittsburgh Üniversitesi’nde allerji-immünoloji konusunda çalıştım. 1997’de girdiğim ilk doçentlik sınavının yayın aşamasında başarılı, sözlü aşamasında başarısız oldum, 1998’de tekrar başarısız bir sınavdan sonra 1999’da doçent oldum. Yâni bizim doçentlik, 3 dikişli sağlam bir doçentlik oldu. Üniversite yönetiminin öyle takdir etmesi sebebiyle, 10 yıl süreyle yardımcı doçent kadrosunda çalışmaya devâm ettim. Ancak yönetimin değişmesi üzerine, 2008 yılında yardımcı doçent kadrosundan profesörlüğe atanabildim. 21 yıl süren akademisyenliğim esnâsında; Dr. Atilla Özcan, Dr. Yâsemin Oram, Dr. Ersoy Hazneci, Dr. Gürsoy Doğan, Dr. Yeldâ Kapıcıoğlu, Dr. Muammer Seyhan, Dr. Hamdi Özcan ve Dr. Serpil Şener ile birlikte çalışma imkânımız oldu. Hepsine sağlıklı ve mutlu ömürler diliyorum. Gene kliniğimizden yetişen ve üzerlerinde bir nebze olsun emeğimiz olmasından gurur duyduğum; Dr. Sezâi Şaşmaz, Dr. Şemsettin Karaca, Dr. Başak Kandi ve Dr. Muallâ Polat’a da başarı ve mutluluklar diliyorum. 30 civârında uzmanın yetişmesindeki katkılarım da en büyük sevinç kaynağımdır. Hepsine başarılar dilerim.

Hobilerim

Toprakla, bahçe işleri ile ve çiçeklerle uğraşmaktan büyük bir zevk alırım. Okumayı ve yazmayı, târih ve edebiyatla meşgul olmayı çok severim. Torunlarımla vakit geçirmekten de çok hoşlanırım. Prof. Dr. Mustafa ŞENOL (drmustafasenol.com) ve Prof. Dr. Mustafa Şenol (drmustafasenol.net) adlı iki Web Sitem var. Bunlarda; hem dermatolojik, hem de târihî, edebî ve sosyal konulardan oluşan zengin bir içerik yer almaktadır. Meslektaşlarımızın ve tıp öğrencilerimizin ziyâret etmeleri, beni memnun edecektir.

Naçizane

Maalesef israf kültürünün hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tabiatı, havayı, suyu, malzemeyi, zamânı, her şeyden önemlisi, kâinâtın en değerli varlığı insanı israf ediyoruz. Sağ elimizdeki silahı sol ayağımıza, sol elimizdeki silahı ise sağ ayağımıza sıkıyoruz. Halbuki el de bizim, ayak ta bizim, baş ta bizim, gövde de! Birbirimizin kıymetini bilelim. Hastalarımızla daha iyi iletişim kurmak ve plasebo etkiden maksimum düzeyde yararlanabilmek için; meslektaşlarımızın biraz târih, biraz edebiyat, biraz da folklor bilmesi, bazı hobiler yanında, okuma ve yazmanın da ihmâl edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Herkese sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim!

Çocukluğum

Nüfus kağıdıma bakarsak, 1956 yılının 1 Ocak Pazar günü Uçhisarda, rahmetli anneme göre ise 1954 yılının 29 Ekim Cuma günü Ankarada doğmuşum. O sırada rahmetli babam askerde imiş. Annem, o yıllarda Ankarada görevli olan rahmetli Osman Dayımın düğününe katılmak üzere Ankaraya gitmiş. Düğünden hemen sonra sancılarının başlaması üzerine Hacettepe Hastanesine yatırılmış ve ben orada dünyaya gelmişim. Yani, doğma Ankaralı, büyüme Uçhisarlı, resmen 1956, fiilen 1954 doğumluyum!

Evimiz Aşağı Mahallede, mahalle camisinin kuzeyinde, camiye oldukça yakın bir sokakta idi. Ailemize, “Cezevli Evi” denirdi. Yakın komşularımız ise; “Pir Evi”, “Velib Evi”, “Muallim Cin İsmail”, “Mezit Evi”, “Yedekçi Evi”, “Meliha”, “Sülman Baba”, “Guc Evi (Dedenin Evi)”, “Kurutlu Evi (Kutübün Evi)”, “Şah Dayı”, “Hacı Eyüp Evi”, “Kavaklı Evi”, “Babayanlı Ali Osman Ağa”, “Şanap Evi”, “Kantarcı Evi” gibi isim ve lakaplarla anılan, hepsini rahmetle ve minnetle andığım çok değerli insanlardı.

Sürü Yolağının sağ tarafındaki Memillioğlunun kahvenin önünden aşağı doğru inen Hacı Eyüp Bayırını bitirince hemen sağa dönüşteki dar sokağın sağ başındaki ilk ev bizim evimizdi. Çok geniş olmayan tek kanatlı bir dış kapıdan hayat dediğimiz avluya girilirdi. Avluyu çevreleyen duvarın üzeri, gılamada dediğimiz kurumuş çubuk dalları ile örtülü idi. Pekiştirilmiş toprak zeminli bu avlu, kapıdan karşıya doğru örülmüş bir duvarla ikiye bölünmüştü. Sağ kısımda kayadan oyma bir kış evi, önü çat taşından bir duvarla kapatılmış yarı modern bir oda, gene kayadan oyulmuş bir ahır ve 10-12 merdivenle çıkılan bir hela yer alıyordu. Soldaki iç avlunun etrafında ise, samanlık, yerden 1.5 metre kadar yükseklikte bir yaz evi ve hebi damı da denen kayadan oyma bir kiler bulunuyordu. Bu iç avluda bir hevenk üzümü asması ve bir de leylak bulunduğunu hatırlıyorum. Rahmetli babaannem, buradaki küçücük bahçede soğan, nane, maydanoz gibi yeşillikler yetiştirirdi.

Kış evinde rahmetli dedem, babaannem ve çocuklar, odada ise rahmetli annem ve babam yatardı. Ahırda genellikle 2 eşşek, 1-2 inek, 5-6 tane de koyun olurdu. Hayatta ise 8-10 tavuk ve 1 horoz gezinirdi. Ahırda biriktirilen ters (gübre), araziye gidilirken çuvallara doldurulup eşeklerin sırtında bağlara götürülür, dönüşte ise tarla veya bağdan yolunan ot eşeklere yüklenip eve getirilirdi. Yani eşeğe binme şansımız oldukça kısıtlı idi. Helada biriken gübre ise, güzün samanla karıştırılır, çiğnenir ve yapma (tezek) imalatında kullanılırdı. Yapma, hemen her ev için çok esaslı bir kokaryakıt idi!

Evin ısınma ihtiyacı, sabahları kış evinin ortasında yakılan tandır tarafından karşılanırdı. Tandırda, sabah içilecek çorba, inek veya koyunlardan sağılan süt, bulaşık yıkama suyu ısıtılır, tandırın dibinde biriken köz kısmına ise akşam yemeği olarak ā paḫla (kuru fasulye) ve bulgur çorbası vurulurdu. Tandır özellikle ilk yandığı sırada müthiş bir duman çıkarır, yanan malzemeden havaya savrulan goŋurcaḫ (ince kül tanecikleri), odadaki eşyaların üzeriyle birlikte köşedeki beşiğinde avazı çıktığı kadar ağlayan minik Mustafa’nın da üzerini kaplardı. Rahmetli annem, durmadan ağlayan oğlunu susturamadığı zaman mecbur kalır, grip ve öksürük hapı olarak satılan ve içinde bir miktar afyon da bulunan Dover hapını ezip suyla karıştırarak bana verirmiş ve içinden, “bu oğlan inşallah savlā (geri zekalı) olmaz” diye dua edermiş!

Dumanı biten tandırın üzerine iskembe denen yaklaşık yarım metre yüksekliğinde, kare şekilli bir masa kapatılır, iskembenin üzerine de tatlık denen kalın bir yorgan örtülürdü. Tandırın etrafına dizilen minderlere oturan ev halkı, ayaklarını tandırın içine uzatıp tatlığı üzerlerine çekerek ısınmaya çalışırdı. Tam bir “önü leblebi kavurur, arkası harman savurur” durumu!

Bu iskembelerin etrafı özellikle geceleri çok neşeli olurdu. Komşular arasında çok güzel metel (masal) anlatan amca ve teyzeler vardı. Bunlardan rahmetli Şanabın Bekir Ağa, sık sık bizim eve akşam oturmasına gelir, çıra ışığında meyve, kavurga ve çedene yerken anlattığı dev metellerinin tadına doyum olmazdı. Çıra ışığından duvara yansıyan gölgelerimiz, odayı sanki devlerle doldururdu. Yani anlattığı masalları bizzat yaşardık.

O zamanlar evlerimizde elektrik ve su yoktu. Geceleri ya gaz çırası ile ya da gaz lambası ile aydınlanırdık. Çok fakir aileler çıra, orta halli aileler 5 numara (şinanay) veya 7 numara, eli yüzü biraz düzgün aileler ise 12 veya 14 numara gaz lambası kullanırlardı. Bu lambaların, numarasına göre büyüklüğü değişen şişeleri çok değerli olup, kırılmaması için her türlü ihtimam gösterilirdi. 1960’lardan sonra kullanıma giren löküsler ise hakkaten oldukça lüks idi. Köyümüze elektrik yanlış hatırlamıyorsam 1964 veya 65’te geldi. İlkokulun ilk yıllarında kış evimizdeki iskembenin üzerinde gaz lambası ışığında yazı yazdığımı çok iyi hatırlıyorum.

O günlerden aklımda kalan enteresan bir olayı da, rahmete ve biraz gülümsemeye vesile olsun temennisi ile aktarayım: Bir gece babaannem ve annemle beraber üst komşumuz Şahdayının Hayriye Neneye oturmaya gitmiştik. Rahmetli Hacı Annem (Fatma Gümüş) ve Zila Nenem (Zeliha Çakır) de oturmaya gelmişlerdi. Sohbet edildi, ikramlar sunuldu, dedikodular yapıldı. Tam kalkmaya davranıldığı anda Hayriye Nenenin hebi damından bir tangırtı sesi geldi. Evde benden başka erkek yok ama ben hepsinden daha fazla korkmuşum, sesim soluğum çıkmıyor. Zila Nene, hemen karşıda bulunan evlerine gitti ve rahmetli Şanım Enişteyi (Mustafa Çakır) çağırdı. Yatmış olan rahmetli, elinde gaz lambası ve yatak kıyafeti ile geldi, evi bir kolaçan etti. En son gürültünün geldiği kileri epeyce bir inceledi. Dışarı çıktı ve sonucu açıkladı: “Bişe yok şanım, tedi tepeğe giymiş”! Meğer evin kedisi kilerdeki kepek tenekesini devirmiş! Böylece herkes rahatlamış vaziyette evinin yolunu tuttu.

Evin su ihtiyacı, mahalle çeşmesinden testi veya el testileri ile taşıma yoluyla sağlanırdı. Kadınlar, su ipi denen kalın bir ip yardımıyla 2 testiyi önlü-arkalı omuzlarına asarlar, ellerinde de ilaveten bir el testisi olduğu halde çeşmeden eve su taşırlardı. Çamaşır ve banyo gibi sebeplerle çok su lazım olduğunda, eşeğin palanı üzerine konan āçēbe (ağaç heybe) denen ve iki taraflı 3’erden 6 testi alan bir taşıyıcı ile su getirilirdi. Halı, kilim, yün gibi büyük ve kaba eşyalar ise, genellikle yılda 2 defa komşularla birlikte gidilen vasıldaki asbap puŋarında (esvap pınarı)  yıkanırdı.

Adını taşımaktan gurur duyduğum rahmetli dedem Kavaklı Mustafa Çavuş, aslen Niğdenin Edikli köyündendi. Çanakkale şehidi olan Halil isimli babasını hiç görmemiş. 8-10 yaşlarına kadar dedesinin kanatları altında gelmiş, onun da ölmesi üzerine ortada tek başına kalakalmış. Uzaktan bir akrabanın yardımıyla Kavak köyünde bir ailenin yanına çırak (evlatlık) verilmiş. 14-15 yaşlarında, gene bir akrabanın aracılığı ile, kendisi gibi yetim olup dayısının yanına sığınan rahmetli babaannemle evlendirilmiş ve Kavaktan Uçhisara Cezevli Oğlu Kara Hasan Ağa ve kız kardeşi Kamile Abanın evine iç güveyisi olarak gelmiş. Bu sebeple kendisi Kavakta “Edikli Çavuş”, Uçhisarda ise”Kavaklı Çavuş” olarak bilinirdi.

Bölgemizin genellikle vadi ve tepelerden oluşan coğrafi yapısı sebebiyle tarıma elverişli arazisi oldukça kısıtlı idi. Dedemin yerli olmaması ve fakirliği, geçinmeye yetecek kadar arazi edinebilmesine engel olmuştu. Bir-iki dönümlük parçalar halinde bir kaç dönüm bağ ve 8-10 dönüm tarladan ibaret olan arazide yapılmaya çalışılan susuz tarım, ailenin geçimini sağlamaktan uzaktı. Bu sebeple gerek dedem, gerekse babam bağ belleme, ekin biçme, amelelik gibi yevmiye ile çalışılan ek işler yaparlardı. Ekin biçmeye; genellikle Emetinin Irza, Çardaklı Bahri, Sucu Durmuş gibi iyi anlaşabildikleri bir ekiple giderlerdi. Tonge bağlamada babam, tırpan çekiçlemede ise Sucu Durmuş usta idi. Bünyesi biraz zayıf olan rahmetli Irza Emmiye hep beraber destek olurlardı. Babam, Emine Hatun Camii minaresinin taşlarını tek başına, Lütfiye Hatun Camii minaresinin taşlarını ise rahmetli Ocaklı (Durmuş Ak) ile beraber, özel bir semer yardımıyla taşımıştı ki bu iş herkesin yapabileceği türden bir işçilik değildi. Rahmetli annem, kendisini isteme aşamasında babamın, taşını taşıdığı minareden epey ezan okuduğunu anlatırdı. Bu ezanlar işe yaramış olmalı ki Kutüb dedem (Hacı Lütfü Gümüş), kızını babama vermeye razı olmuş!

O dönemden içimde kalan bir ukdeyi de anmadan geçemeyeceğim! Bizim ekin tarlalarımız 1-2 dönümlük parçalar halinde Karayazı, Gavureni, İkidağınara gibi uzak mevkilerde idi. Ekini genellikle kalıç denen ve ucu keskin olmayan bir tür orak ile yolardık, çünkü tırpan veya orak ile biçildiğinde ekinin bir kısmı toprakta kalırdı. Halbuki saman olarak bizim o kısımlara bile ihtiyacımız vardı. Akşama kadar yolunan ekin, şelekler halinde sıkıca bağlanır ve bir eşeğe 3 şelek (2 yana, bir üste) olacak şekilde yüklenen sap, şu anda Kaya Harman Camii’nin bulunduğu alanda bulunan harman yerine getirilirdi. Her ailenin kendine ait bir harman yeri vardı. Ekin biçme işi bitince, bütün sap harmana toplanır, bir kaç gün kuruduktan sonra harman sürme işlemi başlardı Yığın halindeki sapın bir kısmı dairevi bir şekilde etrafa yayılır, eşeğin arkasına bağlanan düvenle, üzerinde defalarca dönmek suretiyle saman haline getirilirdi. Rahmetli dedem, ortasına bir taş koyduğu düvenin üzerine beni oturtur, eşeğin gemini elime verir, kendisi de elindeki dirgenle sapı karıştırırdı. Komşuların büyük kısmı eşekle, az sayıdaki biraz varlıklı kısım ise at ile harman sürerdi. Ağustos sıcağında, zayıf, yorgun ve sinekli bir eşeğin arkasında ağır aksak bir şekilde dolanırken, etrafta fırıl fırıl dolanan atları gördükçe içimden; “ah bizim de bir atımız olsa, ben de böyle fırrıl fırıl bir dönsem” dediğimi bugün gibi hatırlıyorum.

İlkokul 1 veya 2. sınıfa giderken babam, o zamana kadar rahmetli Sırçanın (Hüseyin Durukan) işlettiği Memillioğlunun kahveyi tuttu. Ben de zaman zaman kendisine çıraklık yapardım. Özellikle gece geç vakitlere kadar kağıt oynayan bir kaç kişiye çok kızar, bir taraftan uyuklarken, bir taraftan da bir an önce kalkıp gitmeleri için dua ederdim. Bu arada sevdiğim müşteriler de vardı. Bunlardan biri olan rahmetli Süllü Emmi (Mustafa Burunsuz), kahveden evine giderken, oyundan kazandığı nane şekerlerini mahallenin çocuklarına dağıtarak giderdi. Dolayısıyla bizler onun geçeceği zaman yol kenarına dizilir ve heyecanla şekerlerimizi beklerdik.

Babam çok güzel çay demler, çok esaslı kahve yapardı. Özellikle en kaliteli kahve çekirdeklerini bulur, özel kahve tavasında kavurur, kollu bir kahve değirmeninde veya el değirmeninde çekerdi. Kahveyi tek kişilik cezvede, soğuk suyla, fazla karıştırmadan pişirirdi. Babamın kahvecilik macerası, daha sonra Turizm Lokali ve Belediye Kahvehanesi ile uzun süre devam etti. Kahvecilikten fazla bir kar ettiğini söyleyemem ama evimizin geçimini temin ettiği de bir gerçekti.

Kahvecilikten fazla kazanamayan, belki de usanan babam, ben ilkokul 5’te iken bu sefer de bakkallığa soyundu. Böylelikle kahveci çıraklığından bakkal çıraklığına transfer olmuş olduk. Bir süre, rahmetli Tahsildar’ın Abdurrahmanla ortak olarak devraldıkları Bakkal Yakup (Çorak) Ağanın dükkanını çalıştırdılar. Daha sonra kendi dükkanını açtı. Şu anda Savaş Cehrilinin berberlik yaptığı dükkanda, Bozkurt Tabela tarafından yazılmış, “Hisar Bakkaliyesi, Tekel Bayii, Halil Şenol” yazılı bir tabela asılı idi. Bakkallıkta da; peynirin, zeytinin, sucuğun, pastırmanın, helvanın en kalitelisini bulur getirir, işini en iyi düzeyde yapmaya çalışırdı. Bakkalın özellikle şarap düşkünü müdavimleri arasında; Arabın Durmuş Öğretmen, Halit Çavuş, Cimbilinin Rafet, Yedekçi Evinin İlhami, Demirci Mustafanın Enver, Cıplak (M. Ali Kaban), Ağlazın Süleyman ve Mehmet ilk anda aklıma gelenler! Hepsine rahmet diliyorum. 4-5 sene süren bakkallık macerası maalesef iflasla sonuçlandı. Ne yapacağını kara kara düşünen babamın imdadına Almanya yetişti. Bakkaldan kalan epey yüklü miktardaki borcu ödedi, onca alacağını da sineye çekmek zorunda kaldık.

İlkokul Yılları

56 doğumlu olduğuma göre ilkokula 1962 yılının güz mevsiminde başlamış olmalıyım. Okulumuz Yazı Caminin arkasında, şu anda Kadıneli Restoran olarak kullanılan bina, ilkokul numaram 171, müdürümüz ise rahmetli Hasan Bey (Arısoy) idi. Bize okuma-yazmayı, ilk 3 aylık dönemde öğretmenimiz olan merhum Arabın Durmuş (Yalçın) öğretti. O günlerden iki tatlı hatıra hala hafızamdadır: Okuma-yazmayı söküp sökemediğimizi anlamak isteyen Durmuş Öğretmen bir gün, “tahtaya kasabamızın adını kim yazacak” diye sordu. Parmak kaldırdım, beni kaldırdı, tahtaya “Uçhisar” yazdım. Tebeşiri bırakmama fırsat kalmadan ön sırada oturan rahmetli Deli Yusufun kızı Fatma (Muzaffer) Deli parmak sallamaya başladı: Yânış yazdı örtmenim, yânış yazdı! Durmuş Öğretmen gülerek, “kuyruk sallayıp durma deli kız, kalk sen doğrusunu yaz” dedi. Tahtaya gelen Fatma tebeşiri elimden aldı ve “Ucasar” yazdı! Hep beraber uzun süre gülüştük! Değerli arkadaşımı rahmetle yad ediyorum! Durmuş Öğretmen başka bir gün de tahtaya “Anne sofrayı hazırla” yazdıktan sonra okuması için arkadaşımız Merhum Gacak Kızının Recebin oğlu Ahmet Ünalı kaldırdı. Ahmetin  okuma-yazması sınıfın biraz gerisinde idi. Biz kısık sesle kopya vermeye başladık. Duyduklarını biraz değiştirerek okuyormuş gibi yapmaya başladı: “Ana sufrayı kur”! Olmadı Ahmet! “Anne yemeği geir”! Gene olmadı Ahmet! “Ana çörek çek”! Haydi bir daha Ahmet! “Aba pilav pişir”! Tamam, şimdi oldu Ahmet, aferin! Bu olaydan sonra Ahmetin lakabı uzunca bir süre “aba pilav pişir” olarak kaldı. Ankarada yaşayan değerli arkadaşıma hayırlı ömürler diliyorum.

O günlerden aklımda kalan bir ayrıntıyı da hatırlatıvereyim: İlk dersi bitirdikten sonra okulun arka tarafında bulunan baraka önünde sıraya girer ve rahmetli İstiklal Harbi Gazimiz Hademe Ali (Özkılıç) Emminin kaynattığı Amerikan Marşal yardımı süt tozundan yapılmış sütü içer, bir adet sandviçi de iştahla yerdik. Bu sütü içmek mecburi idi.

Arabın Durmuş bize okuma-yazmayı söktürdükten sonra sınıfı rahmetli Cin İsmaile (Ülkü) devretti. İlk üç yılımızı İsmail Öğretmenle geçirdik. Gerek Durmuş Yalçın, gerekse İsmail Ülkü çok tecrübeli öğretmenlerdi, kendilerinden çok şey öğrendik. Her ikisine de rahmet diliyorum. Bir hatıra da üçüncü sınıftan hatırlayalım: Sınıfımızda yaşça bizde epey büyük ardaşlarımız vardı. Çift dikiş, üç dikiş, dört dikiş yapa yapa ilerledikleri için biz arkalarından yetişmiş oluyorduk. Bunlardan çoğu rahmetli oldu: Bekçi Mustafa (Akkuş), Fecci Evinin Mustafa (Keyifli), Bekçi Ahmet Ağanın oğlu Yakup (Şahin), Cin Oğlanın Şenel (Çevik), bir kısmı da hayatta: Fecci Evinin Oktay, Latif Ok… Gidenlere rahmet, kalanlara hayırlı ömürler diliyorum. Cin İsmail, çocuk psikolojisini iyi bilen, yerine göre bizimle çocuk olabilen, yerine göre de çok disiplinli bir öğretmen idi. Her sabah temizlik, mendil, saç, tırnak kontrolü yapardı. Hepimiz fakir aile çocukları idik, çoğumuzun ayağında kara lastik (soğuk kuyu), sırtında dırıl denen Amerikan bezinden önlük, boynunda ise kirlice ve ütüsüz bir yaka olurdu. İçimizden çok azının atkılı naylon ayakkabısı (çedik), siyah patiskadan önlüğü ve beyaz, kolalı yakası vardı. Çorap da çoğunlukla lüks sayılırdı. Her sabah kontrolü geçemeyen  5-6 arkadaşımız tahtaya dizilir, eller-ayaklar cetvelden geçirilir, yarına temiz gelinmesi tembih edildikten sonra derse başlardık. Gene böyle bir kontrol sabahında Cin İsmail rahmetli Şenel’e çıkıştı: “Lan domuz oğlu domuz! Dün sana, ‘yarın böyle gelme’ demedim mi! Şu hale bak! Zaten çorap yok! Kirden, ayak nerde bitiyor, ayakkabı nerde başlıyor belli değil! Niye yıkamadın oğlum”! Cevap: “Örtmenim! Suyu tandıra koydum, ısındı, tam yıkayacaktım ki annem suya mantı bırakmış”! “Lan domuz oğlu domuz! Sabah sabah mantı yendiği nerede görülmüş”! Sınıfın gülüşmeleri arasında ayaklar tekrar cetvelin tadına bakar, bu durum böyle devam eder, giderdi!

İlkokulun son 2 senesini, Cin İsmailin emekli olması sebebi ile Çatlı Kemal Tunç Öğretmende okuduk. Yeni mezun, iyi niyetli bir öğretmen idi ama Cin İsmaildeki verimi onda bulamadığımızı da söylemek durumundayım.

İlkokul üçten sonra doğup büyüdüğüm evi sattık, Gedik Sokakta bulunan ve rahmetli Hafız Ahmet (Kutlar) Amcadan satın aldığımız yeni evimize taşındık. Bu evde hem su hem de elektrik vardı. Yani hayat standardımız epeyce yükselmişti. Yeni evimiz bakkala da oldukça yakındı.

Beşinci sınıfı bitirmeye bir iki ay kalmıştı. Bir gün bakkalda dururken, radyoda bir hikaye dinliyordum. Araya Halk Bankasına ait bir reklam girdi ve Nene Hatunu anlatan kısa bir bilgiden sonra, tanıtılan kişiyi bilenlerin verilen adrese yazmaları halinde kendilerine güzel bir kumbara hediye edileceği söylendi. Yüksek sesle Nene Hatun diye söylendim. O sırada dükkanın arka bölmesinde demlenmekte olan Arabın Durmuş, “hemen cevabı yaz” dedi. Yazdım ve belirtilen adrese gönderdim. 15 gün kadar sonra, kazandığım hediyeyi bankanın Nevşehir şubesinden alabileceğimi bildiren bir mektup geldi. Ertesi gün Durmuş Öğretmen ile gittik ve hediyemizi aldık. Ahşaptan yapılmış, kağıt paranın tepedeki bir yarıktan, bozuk paranın ise ön yüzdeki bir çekmeceden atıldığı güzel bir kumbara idi. İlkokul yıllarıma ait tek fotoğrafta o kumbarayı elimde tuttuğum görülür.

1967 yılının Haziran ayında, bitirme imtihanını geçtim ve  ilkokulu iftiharla bitirdim. Eylül ayında ise Ortaokul-Lise maceramız başlayacaktı.