Mebrur Bir Hacc: Avare Seyit

Kişi; yolculukta, komşulukta ve alışverişte belli olur! (Hz. Ömer)

İnsan yaşlandıkça uzak hafızası canlanır derler. Bizimki de öyle oldu galiba! Yöneticiliğini yaptığım “Ucasarlılar” isimli Facebook sayfasının “Şoförlerimiz” albümüne koymak üzere eski şoförlerimiz ve arabalarımızla ilgili fotoğraf araştırırken, “Nevşehir Platformu” isimli sayfada gördüğüm bir 302 Mersedes dikkatimi çekti. Resmi yakından inceleyince, arabanın önünde Ahmet Yurttaş, Hülya Koçyiğit ve tanımadığım diğer 2 kişinin durduğunu gördüm! Resmin çekildiği tarih 1976 olarak not edilmişti. Ahmet Yurttaş, nam-ı diğer Altındiş Ahmet, Nevşehir’in sevilen şoförlerinden idi. Rahmetli ile birlikte, 1983 yılında oldukça maceralı ve enteresan bir hacc yolculuğu yapmıştık. O mübarek yolculuğun en dikkate değer yolcusu ise, gene Nevşehirliler’in yakından tanıdığı “Avare Seyit” olarak bilinen rahmetli Seyit Mehmet Pınarbaşı idi. Gördüğüm bir fotoğraf beni yaklaşık 35 yıl öncesine götürdü!
Asteğmen olarak başladığım askerlik görevimden, 1982 yılı Ekim ayında teğmen rütbesi ile terhis oldum. Mecburi hizmetimi daha önceden tamamladığım için, devlet görevi almayıp serbest çalışmaya karar verdim ve Nevşehir’de muayenehane açtım. Muayenehanem, Damat İbrahim Paşa Camii’ne giden sokağın başında idi. Müsait zamanlarda namazlarımı Kurşunlu Cami’de kılmaya çalışırdım. Bir vakit namazında o zamanki Nevşehir Müftüsü İsmail Kırımlı Hoca ile tanıştık. Zamanla ahbaplığımız ilerledi. Gerek camide gerekse yolumun üzerinde bulunan müftülük binasında sık sık görüşüp sohbet ediyorduk. Bir defasında, hacc konusu gündeme geldi. Ben, hacca gitmeyi çok arzu ettiğimi söyledim. Müftü Efendi, sağlık görevlisi olarak hacca gidebileceğimi, hacc hazırlıkları ile ilgili olarak yakında Ankara’ya gideceğini, istersem benim adıma Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir dilekçe verebileceğini söyledi. Ben de bir kaç gün sonra Ankara’ya gidecektim. Müftü Efendi’ye teşekkür edip, dilekçemi kendim vereyim diyerek ayrıldım.
Öğle namazını Kocatepe Camii’nde kıldıktan sonra, caminin karşısında bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Sağlık Daire Başkanlığı’na gittim. Dilekçemi vermek üzere Daire Başkanı’nın kapısını çalıp içeri girdim ki ne göreyim! Karşımda asker arkadaşım Dr. Salih Türkyılmaz oturmuyor mu! “Vay Salihciğim, selamünaleyküm!” “Vay Mustafacığım, aleykümselaaam! Hayrola, hangi rüzgar attı seni buralara?” Çaylarımızı içerken durumu anlattım, dilekçeyi önüne koydum ve “Artık hacc işimi olmuş sayıyorum, bu işin emaneti sana!” dedim. Salih Bey, “Mustafacığım, talep oldukça fazla! Özellikle siyasiler tarafından üst makamlara yoğun baskı geliyor. Bu açıdan yüzde yüz garanti veremem, ama elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın” dedi. “Ben anlamam arkadaş, ben işimi olmuş sayıyorum, senden hayırlı haberi bekliyorum” deyip ayrıldım.
Böylelikle Şubat ayında müracaatımızı yaptıktan sonra işimize döndük ve haber beklemeye başladık. Bu arada Müftü Efendi bir kaç defa daha Ankara’ya gitti geldi. Temmuz sonlarındaki son seferinden sonra telefon açtı ve “Bu toplantıda hacca gidecek sağlık ekibinin isimleri okundu, maalesef senin adın listede yoktu” diyerek üzüntülerini iletti. Ben de, “Sağlık olsun Hocam, demekki daha sıramız gelmemiş, önümüzdeki seneye kısmet olur inşallah” diyerek telefonu kapattım. Kapattım kapatmasına ama, muhtemelen kuvvetli bir beklenti içinde olduğumdan olsa gerek, çok ileri derecede üzülmüştüm. Bu üzüntünün etkisi altında yattım.
Uzun bir yolculuktaymışız. Çoğunluğunu imam-hatip okulu talebelerinin teşkil ettiği 5-6 otobüslük bir kafile. Bulunduğum otobüste aşina olduğum tek kişi Sadettin Ağaçlı ağabey. Kendisi Aksaraylı. Orhan Ağaçlı’nın amcası. Zaman zaman Nevşehir’e gelir, sohbetlere katılır, sevilen, sayılan bir büyüğümüz. Yalnız yolcularda bir gariplik var! Hiç bir hal ve hareketleri imam-hatip öğrencisine yakışır vaziyette değil! Ne abdest, ne namaz! Bol laubalilik, bol küfür! Argo sözler, sulu şakalar gırla! Şaşkınım, kızgınım, üzgünüm, sinirliyim! Sadettin Abi’ye, “Abi bu ne hal, bunlar nasıl imam-hatipli?” diye soruyorum. O da şaşkın, “Valla doktorum, ben de bir şey anlamadım bu işten” diyor. Bu minval üzere yolculuk devam ederken, bir dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Seninkiler, hemen masalara yayılıyorlar, tavla, domino, pişti, al papazı ver kızı… Tam o sırada ikindi ezanı okunmaya başlıyor. Arkadaşlarda en ufak bir saygı emaresi yok! Ulan bari bacak bacak üstündeki ayaklarınızı indirin! Sinirim tepeme çıkmış, nereden geçtiyse elime bir küssük geçiyor! Girişiyorum bunlara! Yer misin yemez misin, yer misin yemez misin! “Ulan eşşoğlu eşşekler! Ulan edepsizler, ulan terbiyesizler! İmam-hatibin adını da rezil rüsvay ettiniz. Olmaz olsun sizin gibi imam-hatipli!” Koca salonu çil yavrusu gibi dağıttım ve uyandım!
Ertesi gün öğle namazını kıldıktan sonra Müftü Efendi’nin yanına gittim. “Hocam, sen ne dersen de, ben hacca gidiyorum” dedim ve gördüğüm rüyayı anlattım. Ayrıca rüyamı yorumlayarak; yolda özellikle yolcular açısından epey bir zorluk çekeceğimizi, anlaşabileceğimiz ve bize yakın özelliklere sahip yol arkadaşı bulma açısından pek de şanslı olmayacağımızı anlattım. Müftü efendi gülerek, “Hayırlısı olsun doktorum, o aradığın arkadaşlardan birisi de inşallah ben olurum” dedi. Aynı gün ikindi vakti Ankara’dan Doktor Salih Bey telefonla aradı ve “Gözün aydın Mustafacığım, asıl listede yer alan bir doktorumuzun gitmesine engel bir durum meydana geldi. Seni asıl listeye almaya gücüm yetmemişti ama, bu fırsatı hemen değerlendirdim. Gerekli evrakları hemen bana ulaştır. İnşallah Nevşehir kafilesi ile hacca gidecek ve gene onlarla birlikte geri döneceksin” dedi. Müftü Efendi’ye telefon açıp müjdeli haberi verdim.
Kalabalık bir uğurlama merasimini takiben, 1983 yılının sıcak bir Ağustos günü, 4 gruptan ibaret 19 otobüslük bir kafile halinde yola çıktık. Her 5 otobüs bir grup oluşturuyordu ve bir din görevlisi o gruba rehberlik ediyordu. İlk otobüste birlikte seyahat ettiğimiz Müftü Efendi, hem kafile başkanlığı, hem de 1. grup rehberliği görevini üstlenmişti. Nevşehir’i arkada bıratıktan kısa bir süre sonra şoförümüz Ahmet Yurttaş (Altındiş Ahmet) mikronu açtı ve anonsa başladı: “Muhterem hacı adaylarımız! Son model 302 Mersedes otobüsümüze hoşgeldiniz! Müftü efendimiz İsmail Kırımlı, doktor beyimiz Mustafa Şenol, kaptan şoförünüz, bendeniz Altındiş Ahmet ve hostesimiz Avare Seyit yolculuğunuz boyunca sizlere yardımcı olmaya çalışacağız. Özellikle ben, çok tecrübeli bir hacı yolculuğu şoförüyüm. Bu sefer 15. seferim! Dolayısıyla, zaman zaman size tecrübelerimi aktaracağım. Sözlerime dikkat etmeniz, menfaatiniz icabıdır! Hepinize hayırlı yolculuklar! Şimdi mikrofonu Müftü Efendimize veriyorum.” Müftü Efendi; hacc, yolculuk adabı, arkadaşlık gibi konulardan bahseden genel bir konuşma yaptı ve yola devam ettik.
Yolda, çoğunluğu sanayi esnafından olan hacı adayları, yedek şoförümüz olan Avare Seyit’e habire takılıyorlar: “Hostes, su getir! Hostes, kolonya dök! Hostes gel, hostes git! Hostes aşağı, hostes yukarı!” Maksatları belli! Sanayide büfecilik yapan ve Nevşehir’in en okkalı küfürbazlarından biri olan Avare’yi kızdırıp sövdürmek! Avare, beklenenin aksine çok sakin! Her söyleneni yerine getiriyor, her hizmete koşuyor, hiç bir şeye kızmıyor! “Ben Allahıma söz verdim! Ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin, ne ederseniz edin kızmayacağım, sövmeyeceğim! Hepinizin hizmetkarıyım, emredin yapayım, ayağınızın tozuyum, paspasıyım!” diyor, başka bir şey demiyor!
Kayseri, Maraş, Antep, Urfa! Halil’ür Rahman ziyareti, Mardin, Habur güzergahından Irak’a geçtik. Haburdaki hacc konaklama tesislerinde beklerken Altındiş Ahmet bütün otobüsleri dolaşıp; “Sayın hacı adayları! Ben bu yolda tecrübeli bir kardeşinizim! Biliyorum ki, bagajlarınızda sucuk, pastırma, sızgıç, çölmek peyniri, bal, tereyağ dolu! Hava zaten sıcak, bundan sonra daha da sıcak olacak! Bu maddeler 2-3 gün içinde bozulacak ve atacaksınız. Beni dinleyin ve bunları ortaya çıkarın, hep beraber ağız tadıyla yiyelim, sonra pişman olursunuz ha!” diyerek hafif tertip tehditle beraber insanları uyarmayı ihmal etmedi. Avare Seyit ise, tam bir mahviyet içinde arkadaşlarına hizmete devam ediyordu.
Musul’da Yunus Aleyhisselam’ın kabr-i şerifi, Bağdat’ta İmam-ı Azam, Abdülkadir-i Geylani, İmam Musa Kazım türbeleri ziyaret edildi. Bağdat’tan Kerbela’ya geçeceğiz. Tecrübeli(!) şoförümüz Altındiş yolu kaybetti. Otobüsü sağa çekiyor, askerlere veya esnafa bir şeyler soruyor ama bir türlü doğru çıkışı bulamıyor. En sonunda tepesi attı: “ Arkadaş, su gibi arapça konuşuyorum, adamlar anlamıyor, heriflerin Arapça’sı kıt bilader” deyip işin içinden sıyrıldı. Bir şekilde Kerbela’ya ulaştık. Hazret-i Hüseyin türbesini ziyaret ettik. Oradan Necef’e geçip Hazret-i Ali Efendimiz’i ziyaret ettik. Cenab-ı Allah’a, ziyaretlerimizi kabul etmesi duaları ile yola devam ettik.
Otobüste çoğu zaman eften püften sebeplerle bazı ihtilaflar, çekişmeler, hatta küçük çaplı arbedeler oluyordu. Böyle bir sürtüşmeye doğru gidildiğini hisseder etmez Altındiş Ahmet hemen devreye giriyor ve Müftü Efendi’ye; “Aman Hocam, gözünü seveyim! Şunlara bi konuş, bi mesele anlat ta bi uyusunlar!” diyordu. Gerçekten de Müftü Efendi bir mesele anlatmaya başlayınca, 2-3 dakika geçmeden otobüsün çoğu uykuya dalıyordu. Bu arada Altındiş, sık sık otobüsü durduruyor ve “Lastiklerin havasına bi bakayım” diyerek aşağı iniyordu. Avare Seyit kulağıma eğilip “Doktorum, herif şeker hastası, laf söz dinlemiyor! Ne perhiz, ne ilaç! Ondan sonra motor ikide bir su kaynatıyor! Saat başı teşaşür! Şuna söylesen de biraz dikkat etse!” deyince işin sebebi anlaşıldı. Bu minval üzere devam eden bir haftalık bir yolculuktan sonra ilk hedefimiz olan Medine-i Münevvere’ye vasıl olduk.
Müftü Efendi’yle aynı evde kalıyoruz. Sağlık ocağı olarak düzenlenmiş bir evde 12 saatlik 2 vardiya halinde sağlık hizmeti veriyoruz. Kalan sürenin birazını dinlenerek, birazını da ibadetle geçiriyoruz. Namazlarımızı mümkün mertebe Mescid-i Nebevi’de kılmaya çalışıyoruz. Medine’de çok sıkıntı çekmedik. Birlikte çalıştığımız meslektaşlarımdan birisi de dahiliye mütehassısı Dr. Ali Gören. Bir gün, Niğde müftüsü bir hasta getirdi. Ben hasta ile ilgilenirken odaya Dr. Ali Bey girdi. Müftü Efendi’yi görür görmez “Hoşgeldiniz Sayın Hocam” diyerek ellerine sarıldı ve öptü. Müftü Efendi de şaşkın bir şekilde, “Lan oğlum Ali, senin ne işin var burada” diye sordu. Ali Bey, “Hocam, duanız bereketiyle doktor olduk ve sağlık görevlisi olarak buradayız” diye karşılık verdi. Meğer, Dr. Ali Gören Adana İmam-Hatip Lisesi’nde hizmetli olarak çalışırken, okulun müdürü şu anda karşısında duran Niğde Müftüsü imiş. Dr. Ali Bey, bir taraftan çalışırken, diğer taraftan da dışarıdan İmam-Hatip Lisesi’ni bitirmiş. Lise fark derslerini de verip tıp fakültesine girmiş, önse doktor, sonra da uzman olmuş. Bu olanlardan haberi olmayan Müftü Efendi’nin şaşkınlığı gayet normal. Ne güzel bir tevafuk olmuştu! Müftü Efendi açısından şaşırtıcı, Ali Bey açısından gurur verici!
Medine’de kaldığımız süre içinde beni çok mutlu eden iki önemli ziyaret te nasip oldu! Bu ziyaretleri ayarlayıp bizi de ziyaret kadrosuna dahil eden Nevşehir Merkez vaizlerinden İrfan Hoca’yı minnet ve rahmetle yad ediyorum! Birinci ziyaretimiz, İstanbul’da da ziyaret edip duasını alma fırsatını bulduğumuz değerli büyüğümüz Hacı Musa Topbaş Efendi’ye oldu. Bize bir Medine sofrası kurdular, madden ve manen doyurdular! Ayrılırken bir de seccade hediyeleri oldu. Uzun yıllar üzerinde namaz kılmak nasip oldu, hala saklıyorum. İkinci ziyaretimiz ise, gene İstanbul’da ziyaret etme imkanına sahip olduğumuz Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi Hazretleri’ne oldu. İlerlemiş yaşına ve ciddi seviyedeki hastalığına rağmen ziyaretine kabul buyurdular. Selamımızı, kendisine vekaleten damatları Ömer Kirazoğlu Ağabey alıp cevaplıyordu. Cenab-ı Hakk, her ikisine de rahmetiyle muamele buyursun inşaallah!
Medine ziyaretimiz yaklaşık 10 gün sürdü. Sonra ver elini Mekke! Medine çıkışında mikat mahalli olan Zül Huleyfe’de ihrama girdik. Hicret-i Nebi aleyhisselamın güzergahı takip edilerek inşa edilen Medine-Mekke karayolu yaklaşık olarak 500 km. Hava çok sıcak! Kaptanımız Altındiş Ahmet, hacı adayı yolcularının durumunu yakından takip ediyor! Açıyor mikrofonu, “Sayın hacı adayları, daraldığınızın farkındayım. Hemen klimayı çalıştırıyorum, biraz sonra üşüyoruz derseniz karışmam ha!” Açıyor 302’nin kaloriferini, dışarıdakinden daha sıcak bir hava içeriye hücum ediyor. Hacılar bağrışıyor; “Kapat şunu! Gölge etme, başka ihsan istemez!” Bu minval üzere Mekke’ye vasıl olduk. Şimdiki Zemzem Kuleleri’nin olduğu yerin biraz sol tarafında Ecyad (Ciyad) Bölgesi’nde bir eve yerleştik. Kabe’yi ilk görüşte edilecek duaların kabul edileceği heyecanıyla ilk tavaf ve say’imizi yaptıktan sonra ihramdan çıktık..
Kaldığımız eve yakın bir sağlık ocağında çalışıyoruz. Hava çok sıcak. Şimdiki gibi klimalar falan da yok! Hacı adaylarımızın yaş ortalaması 70 civarında! Özellikle sıcak çarpması vakaları çok sık! Beraberinde çoğunlukla şuur bulanıklığı da oluyor. Hastayı bir küvet içine alıp buzla ovarak soğutuyoruz, sonra serum takıyoruz. Aklı başına gelince de evine gönderiyoruz. Çok yoğun bir tempo ile çalışıyoruz. Arkasından en az 5-6 saat kadar dinlenmemiz gerekiyor. Sonra elimizden geldiği kadar ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz. Bazen Mescid-i Haram’da yatıyor, hurma-zemzem ile kifaf-ı nefs ederek ibadet zamanımızı çoğaltmaya çalışıyoruz. Bu arada çoluk çocuğa, eşe dosta bazı hediyeler de almak icab ediyor tabii. Bu işler de ister istemez bir zaman alıyor. O zamanlar TRT radyosu uzun dalgadan yayın yapardı. Bir elektronik mağazasına giriyorum. İngilizce olarak “Uzun dalgalı radyo var mı” diye soruyorum. Tezgahtar Türkçe olarak “Ankara yok, Ankara yok!” diye cevaplıyor.
Bu minval üzere Mekke günleri, Arafat, Müzdelife, Mina safahatı hızla geçti, günler tükendi. Allah eksiklerimizle beraber kabul eylesin, sağlık görevlerimizin yanında haccla ilgili vazifelerimizi de elimizden geldiği kadar yerine getirmeye çalıştık ve hacı olduk! Bütün bu safahatta Avare Seyit istifini ve duruşunu hiç bozmadı. Büyük bir tevazu ve mahviyet içinde bize ve arkadaşlarına hizmet etti, her işimize koşturdu, yardımcı oldu. Ağzından da kimse hayırdan ve güzel sözlerden başka bir şey duymadı. Böyle böyle, nihayet dönüş günü geldi çattı!
Eşyalarımızı otobüslere yükledik. Hacılarımız yerlerini aldılar. Hareket talimatını bekliyoruz. Arkadaki 18 otobüsten “harekete hazırız” bilgisi geldi. Müftü Efendi, mutad hitap şekliyle Altındiş’e “Tamam Ahmet Efendi, yola çıkabiliriz” dedi. Dedi demesine ama, Ahmet Abi’de bir telaş var. Arabanın etrafında dört dönüyor, terlemiş, sıkıntılı! “Hocam, Seyit ortada yok!” diyor. “Eve bakın, belki bir şeyini unutmuştur” diyor Kırımlı Hoca. “Hocam, her yere baktım. Aşağıdaki oyuncakçıdan torunlara oyuncak alacağım diyordu, oraya da baktım, hiç bir yerde yok” diyor kaptanımız. Arkadaşlarına soruyoruz, arkadaki arabalara sorduruyoruz, yok’tan başka bir cevap yok! Son günlerde Kabe’de uzun müddet kaldığı, dalgın dalgın Kabe-i Muazzama’yı seyrettiği aklıma geldi. “Hocam, bir de Mescid-i Haram’a baksak!” dedim. Müftü Efendiyle birlikte Kabe’ye gittik. Hacı dönüş zamanı olduğu için Kabe avlusu oldukça tenha! Baktık ki, Avare Seyit Hacer-i Esved’in karşısında bir yere oturmuş, sessizce ağlıyor.
“Hacefendi! Haydi, yola çıkmak için seni bekliyoruz!” diyor Müftü Efendi. Avare Seyit, ıslak gözlerle, “Hocam siz gidin, ben gelmiyorum” diyor. “Ben vazifelerimi tam yapamadım, Allahım’a kendimi affettiremedim, benim burada kalmam icabediyor” diye devam ediyor. Müftü Efendi’yle birlikte yarım saat kadar dil döküyoruz. “Hacefendi, sen olmazsan bizim çıkışımıza izin vermezler, 19 otobüs dolusu insan seni bekliyor. İnşallah, gelecek sene bir daha geliriz, eksiklerimizi de o zaman tamamlarız” şeklinde sözlerle zar zor ikna ederek arabaya getirdik. Avare Seyit Bağdat’a gelinceye kadar içten içe ağlamaya devam etti!
Ar-Ar sınır kapısı, Suudi Arabistan ile Irak arasındaki karayolu geçişini sağlayan ana gümrük kapısı. İşlemler için beklerken, arkadaki arabalardan birinde bir karışıklık olduğu haberi geldi. Suudi gümrük görevlisi, bir hacımızı alıp götürmüştü. Müftü Efendi ve o grubun sorumlusu olan hocaefendi ilgililere olayın mahiyetini sorunca, kendilerine; bir hacının başkasının yerine hacc yaptığı, yaptığı sahtekarlıktan dolayı alıkonulduğu ve 4.000 riyal ceza kesildiği, bu ceza ödenmediği takdirde kafilenin geçişine izin verilmeyeceği söyleniyor! Herkes şaşkın! Koca bir konvoy, çölün ortasına mahsur kaldık! Ne yapalım, nasıl yapalım tartışmaları yapılıyor. Bir taraftan hacılardan 5 riyal, 10 riyal para toplanmasına başlanıyor, diğer taraftan da gümrük müdürüyle cezanın biraz düşürülmesi için görüşmeler yapılıyor. Bir kaç gidiş gelişten sonra, müdür sinirleniyor ve “Bir daha gelirseniz ceza 10.000 riyale çıkacak diye bağırıyor! Çaresiz, hacılardan 4.000 riyal toplanıyor, ceza ödeniyor ve alıkonulan hacımız kurtarılıyor. Olayın mahiyeti sorulunca anlattıkları şöyle: Gülşehir’in bir köyünden Ahmet Ağa hacca gitmek üzere tüm hazırlıklarını tamamlamış. Şanssızlık bu ya, yola çıkmadan 3 gün önce düşmüş kalçasını kırmış! Ne yapalım, ne yapalım derken demişler ki:  Ahmet Ağa’nın amcası oğlu Mehmet Ağa’yı onun yerine hacca gönderelim! Olur mu olur! Hiç kimseye de bir şey söylememişler. Olaydan ne grup hocasının, ne de kafile başkanının haberi var! Adamcağız amca oğlunun pasaportuyla kafileye katılıyor ve sonunda hacı da oluyor.
Olayın anlaşıldığı zamana kadar, gümrük görevlileri arabaya biniyor, görevliden pasaportları istiyor, otobüsteki kişi sayısı ile pasaport sayısı aynı ise “Tamam, yallah!” diyor. Olacakla öleceğin önüne geçilmez kaidesince, bu hacımızın olduğu otobüse çıkan görevli, pasaportları eline alıyor ve tek tek hacıları kontrol etmeye başlıyor! Yanlış hacımızın başına gelince bakıyor ki, pasaporttaki resimle oturan kişi aynı kişi değil! “Bu sen değilsin” diyor. Vekil hacımız tasdik ediyor, “He, ben değilim!” “Öyleyse in aşağıya!” Sonrası malum! Müftü Efendi, cezası ödenip kurtarılan hacı efendiye, “Hacefendi, asker sana ‘bu sen değilsin’ dediğinde niye hemen ‘ben değilim’ dedin! ‘Hastalandım’, ‘güneşten karardım’, ‘zayıfladım’ gibi bir şeyler söylesen, belki de adam geçip gidecekti! Kendini de, bu kadar hüccacı da perişan ettin” deyince, pişkin hacımız: “Olur mu Hocam, artık ben hacı oldum! Hacı adam yalan söyler mi” demez mi! Müftü Efendi lahavle çekti, “İşi baştan sona yalan üzerine kurmuş adamın savunmasına bak! Başlattığın yalanı biraz daha sürdüremez miydin sanki!” diye söylendi ve yolumuza devam ettik.
Dönüş yolculuğumuz, gidiş süremizin neredeyse yarısı kadar bir sürede tamalandı ve salimen Nevşehir’e avdet ettik. Allah’a çok şükür, 27 yaşında hacı olmak nasip olmuştu!  Ailelerimizle sevinç içinde kucaklaştık, hasret giderdik. Bir taraftan da gözüm Avare Seyitte! O, karşılamaya gelen torunlarına sarılmış, gözyaşı döküyor! Sevinç gözyaşları mı, hasret gözyaşları mı acaba!
Bir hafta sonra teşekkür mahiyetinde Müftü Efendi’nin ziyaretine gittim. Genel bir değerlendirme yaptık. Hacc yolculuğumuzun, ufak tefek bir iki aksaklık dışında başarılı geçtiği kanaatinde idik. Ben son kanaatimi söylemek zorunda idim: “Sayın Hocam, acizane kanaatim, haccımızın mebrur olduğu yönündedir! Çünkü aramızda Avare Seyit gibi haccının kabul olduğundan şüphem olmayan bir yol arkadaşımız vardı. İnşaallah onun yüzü suyu hürmetine, Cenab-ı Hakk bizlerin de haccını kabul etmiştir!” dedim. Müftü Efendi, taşı gediğine koydu: “Harabat ehlini hor görme zakir! Defineye malik viraneler var!”

Prof. Dr. Mustafa Şenol
Mart 2017, Erdemli

Açıklamalar:

Müftü Efendi (İsmail Kırımlı): 1937 Develi doğumlu. 1974 Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü mezunu. Anamur ilçe müftülüğü, Nevşehir (1978-85), Tekirdağ (1985-93) ve Amasya (1993-99) il müftülüğü yaptıktan sonra emekli oldu ve Tekirdağ’a yerleşti. 2012 yılında, 75 yaşında Tekirdağ’da vefat etti ve oraya defnedildi. Allah rahmet eylesin!
Altındiş Ahmet (Ahmet Yurttaş): Nevşehir’in sevilen, renkli, tecrübeli şoförlerinden. 1986’da vefat etti. Allah rahmet eylesin!
Avare Seyit (Seyit Mehmet Pınarbaşı): Nevşehir’in sevilen esnaflarından. Lale Sanayi’nin kuruluşunda büyük hizmetleri ve katkıları oldu. Uzun süre, Nisa Otel’in altında büfe işletti. 2000 yılında rahmete kavuştu. Allah rahmet eylesin!
Prof. Dr. Ali Gören: 1950 Adana doğumlu Gastroenteroloji uzmanı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli öğretim üyesi. 21. Dönem Fazilet Partisi Adana Milletvekili. Halen şalgam üretimi ile meşgul.
Küssük: Kısa, kalın ve kırılması zor değnek. Kapı ile duvar arasına dayanır, kapının açılmasını engeller.
Teşaşür: Küçük abdest.

 


Resim 1. Merhum Ahmet Yurttaş, Hülya Koçyiğit’le birlikte otobüsünün önünde, 1976.

 


Resim 2. Merhum Seyit Mehmet Pınarbaşı (Avare Seyit) büfesinin önünde, 1985 civarı.

 


Resim 3. Merhum İsmail Kırımlı. Nevşehir Müftüsü (1978-1985).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s