Nasıl Doktor Oldum?

Her çocuğa sorulan mutad soru bana da sorulurdu: “Büyüyünce ne olacaksın?” Ben de, bizim zamanımızın klasik cevabını verirdim: “Ya doktor olacağım, ya da pilot!” Bu istikamette ilkokul, ortaokul ve lise yılları su gibi aktı ve 1973 Haziran ayında Nevşehir Lisesi’ni birincilikle bitirdim. Birincilik dediysem öyle kolay bir iş sanmayın! Bizim hocaların notları oldukça kıt olmalı ki, lise birincisinin not ortalaması 7.4!
O yıllarda liseyi bitiren bir öğrenci iki imtihana girerdi: ODTÜ giriş sınavı ve diğer üniversitelere giriş için Merkezi Sistem Sınavı (MSS). Yani Türkiyede 2 üniversite vardı: ODTÜ ve diğerleri! Temmuz ayında iki sınava da girdik, ikisi de iyi geçti. O sene Türkiye klasiklerinden biri yaşandı, MSS soruları çalındı ve sınav iptal edildi. Ağustos ayında ODTÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü’nü kazandığıma dair belge elime ulaştı. Durumu sevinçle karşıladım, öyle ya Türkiye’nin en önemli üniversitesine girmeye hak kazanmıştım. Eylülde tekrarlanan MSS sınavına girmeye ihtiyaç hissetmedim.
Bu arada, lise birincilerine otomatik olarak gönderilen davet üzerine Hava Harp Okulu sınavlarına katılmak üzere İstanbul’a gittim. Rahmetli dayım, emekli astsubay Osman Gümüş’ün oğlu ile birlikte bu sınava girdik. Yazılı sınavı geçtik. Mülakat sınavında boy-kilo uyumsuzluğu sebebi ile ben elendim. O sırada boyum 1.73, kilom 69 idi. Meğer boy ile kilo arasında 5 birim fark olmalıymış, yani ya bir  santim daha uzun, ya da bir kilo daha hafif olmalıymışım! Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok! Şimdiki nesiller rehberlik hizmetleri açısından gerçekten çok şanslılar! Mülakat sınavını geçen dayımın oğlu İlknur da, paraşütle atlama aşamasında başarısız oldu. Böylece ikimizin de pilot olma hayalleri suya düşmüş oldu.
Eylül’ün sonunda ODTÜ Hazırlık Okulu’na başladık. Yapılan seviye tespit sınavı sonucunda B kategorisinde İngilizce eğitimi almaya başladık. Tamamı hanımlardan oluşan yerli ve yabancı hocalardan ders alıyoruz. Ankara’da rahmetli anneannem ve büyük dayımla birlikte Yenimahalle’de oturuyoruz, hergün ODTÜ’nün servis otobüsü ile okula gidip geliyoruz. O yıllar anarşinin iyice gemi azıya aldığı zamanlar. Özellikle ODTÜ bu işlerin merkezi durumunda. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edileli iki sene kadar olmuş. Bu olayın etkileri ve hıncı zihinlerde hala taptaze! Allahtan, Prep. School merkez binalardan biraz uzakça, sapa bir yerde de biz olaylardan çok fazla etkilenmeden hazırlık okulunu kazasız belasız tamamlayabildik.
Haziran 74’te okulu başarı ile tamamladım tamamlamasına ama, kimya mühendisliği işine içim pek ısınmamıştı. Dolayısı ile, içimdeki doktor olma arzusu depreşti ve yeniden MSS’ye girdim. Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesini kazandığıma dair belge tarafıma tebliğ edildiğinde çok sevindim ve “şimdi taşlar yerine oturmaya başladı” diye düşündüm. O yıllarda Gevher Nesibe Tıp Fakültesi henüz Kayseri’de olmayıp Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde misafir konumda idi. Dolayısı ile biz tıp eğitimini Hacettepe Üniversitesi’nde görecektik. ODTÜ’de okuduğumuz bir yıl boşa gitmemişti. İngilizce hazırlık sınıfı muafiyet sınavında başarılı olarak, zaman kaybı olmaksızın, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi olduk.
Heyecanla birinci sınıfa başladık. Hacettepe’de eğitim komite usulü ile yapılıyordu. Temel bilimler eğitiminin verildiği ilk yılda, 2.5 aylık sürelerden oluşan 4 komite vardı. İlk komite FKB diye kısaltılan Fizik-Kimya-Biyoloji komitesi idi. Pek de sevmediğim konulardan oluşan komitenin sonunda yapılan sınavda oldıkça zorlandım. Sonuçların asıldığı panoda ismimin karşısında kırmızı kalemle F (failed) yazıyordu! Eyvah! Daha ilk sınavdan çakmıştık! Kendimin, ailemin, yakında nişanlanmayı planladığım kızın, çevremin beklentileri ne olacaktı? Neyseki bu başarısızlık, bende bir çöküntüye değil de bir kamçılanmaya vesile oldu! Buradan aldığım hızla, sonuçta fakülteyi ikincilikle bitirmeye muvaffak oldum!
Birinci sınıftan unutamadığım bir olayı da kaydetmeden geçemiyeceğim. Anarşinin bütün hızıyla devam ettiği üniversitede öğrenciler 4 gruba ayrılmış haldeydi: Devrimciler (komünistler), Ülkücüler (faşistler), Akıncılar (gericiler) ve Yaylacılar (etliye sütlüye karışmayanlar). Ben, inanç yapım ve geldiğim sosyal yapı icabınca “Akıncılar” içerisinde yer alıyordum. Her grubun bir başkanı vardı. 12 Mart muhtırasından sonra biraz azalır gibi olan öğrenci olayları, 1974’te çıkarılan aftan sonra yeniden alevlenmişti. Bir gün “Kahrolsun faşistler!” diye bağıran bir grup önde, “Kahrolsun koministler” diye bağıran diğer grup arkada, ertesi gün kaçan ve kovalayan gruplar yer değiştirmiş halde, Hacettepe’nin bütün arazisi, bazen de hastanenin bütün katları çın çın çınlıyordu. Yürüyüşler, boykotlar, forumlar, sınıf basma ve boşaltmalar, mecburi tatiller birbirini takip ediyordu.
Birinci sınıfa başladığımız 74 yılının Ekim veya Kasım aylarından bir gün arkadaşlarla yemekhaneden çıkmış amfilere doğru yürürken bir kaç el silah sesi duyuldu. Bir koşuşturmaca başladı. “Ahmet Tevfik Ozan, Hacı Tonak’ı vurmuş” dediler. Arkadaşları tarafından karga tulumba hastaneye doğru koşturulan Hacı Tonak’ın delik ayakkabıları halen gözümün önündedir. Ahmet Tevfik Ozan, ülkücülerin önde gelenlerinden, Harputlu, şair ruhlu bir Anadolu çocuğu. Hacı Tonak ise, Deniz Gezmiş’in yakın arkadaşlarından, Malatya’lı bir başka Anadolu çocuğu! Vuran da gariban halkın çocuğu, vurulan da! Bu nasıl iş! Her ikisi de yıllarca hapis yattılar, hayatlarının en güzel yıllarını taş duvarlar arasında geçirdiler. Tarih bilmem kaçıncı defa tekerrür etmişti. Sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza, sol elimizdeki silahla sağ ayağımıza sıkmıştık gene. Halen de bu hikaye devam ediyor. Şu kadar farkla ki, bu sefer sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza değil sağ ayağımıza sıkıyoruz!
Bu minval üzere birinci sınıfı tamamladık. 75 yılının yazında, biraz da rahmetli babamın ısrarlı teşvikleri sonucunda nişanlandım ve sorumluluk alanım biraz daha genişlemiş oldu.
İkinci sınıf bizi biraz biraz daha tıbba yaklaştırdı. Özelikle anatomi dersi çok ilgimi çekiyordu. İlk dersi vermek üzere teşrif eden bölüm başkanı Prof.Dr. Doğan Taner, hiç konuşmadan doğrudan tahtaya yöneldi ve kalbi delen bir ok çizdi, bu çizdiği şeklin üzerine bir çarpı işareti yaptı. Sonra da beyni delen bir ok şekli çizdi ve 350 kişilik anfiyi doldurmuş olan bizlere dönerek davudi sesiyle: “Arkadaşlarr! Aşkın mahalli kalp değildir! Beyindir, beyin! Öncelikle bu yanlışı düzeltelim!” diyerek söze başladı.
İkinci sınıftan unutamadığım bir hatırayı da zikretmek isterim: İlk ders herhalde fizyoloji dersi idi. Bermutad çalışkanlar ilk sıradaki yerlerini almış hocayı bekliyorduk. Ben ikinci sırada oturuyordum. Boşluktan istifade şakalaşmalar, latifeler, belden aşağı fıkralar gırla gidiyor! Nasıl olduysa ben de havaya uydum ve bir Namık Kemal fıkrası anlattım! Tam önümde oturan, o zamana kadar hiç sesi çıkmayan ve kitap karıştırıyormuş gibi görünen Mücahit isimli arkadaşım arkaya döndü ve “Sana hiç yakışmadı Mustafa!” dedi. Kıpkırmızı kesildim! Tevekkeli dememişler: “Gönül ummadığı kişiye çok küser ve kırılırmış”.
İkinci sınıfı da yüz akıyla tamamladıktan sonra Ağustos 1976’da evlendik. Ben tıp fakültesi 2. sınıf, hanım da Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi 2. sınıf öğrencisi! Büyük cesaret! Ama atalar ne demiş: “Küllü cahilun cesurun!” Topraklıkta bir ev tuttuk. Kayınpeder aynı sokakta bakkal. Günlük ihtiyaçlar ordan, yıllık ihtiyaçlar köyden, devletten kredi, Nevşehir’deki bir dernekten de karşılıksız burs! Hanıma düğünde takılan altınları bozdurup bir piko makinesi aldık. Mahallenin çeyiz, piko, dikiş, nakış işlerini hanımla birlikte yapmaya başladık. Gelirimiz fena değil! Oh ne ala, keyfimiz yerinde!
Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları da yüz akıyla tamamladık. Bu arada 2 oğlumuz oldu, 1978 doğumlu Mehmet ve 1979 doğumlu Mücahit. Onlar da bize ayrı birer mutluluk ve motivasyon kaynağı oldular. Akşamları elimde kitap veya ders notu, ayaklarımda devamlı ağlayan Mehmet! Bazen de hanımın sardığı piko veya dantelaların artık iplerini temizliyorum. Eee, ne de olsa geçim ehliyiz!
Beş yılımızı geçirdiğimiz Hacettepe’de iyi kötü pek çok hatıramız oldu. Bunları yazmaya kalksam epey uzun kaçar. Sadece dikkatimi çeken bir hususu belirtip Hacettepe faslını kapatalım! Zannederim o yıllarda Tıp Fakültesi’nin 800 civarında öğretim üyesi vardı. Bizim yapımızdaki mahcup ve çekingen Anadolu çocuklarının rahatlıkla kapısını çalıp hallerini arzedebilecekleri hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. İlk aklıma gelenler: Prof. Dr. Kemal Özkaragöz, Doç. Dr. İbrahim Erkul, Doç. Dr. Ümit Akkoyunlu, Yrd. Doç. Dr. M. Ali Altın. Gidenleri rahmetle, kalanları minnetle anıyorum! Bu açıdan şimdiki öğrenciler ne kadar şanslı!
Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin eğitim programı gereğince, altıncı sınıfı yani intörnlüğümüzü Kayseri’de geçireceğiz. O yıllarda tıp fakültesi, şu andaki Devlet (Eğitim ve Araştırma) Hastanesi’nin bulunduğu binalardan birinde misafir konumunda. O bölgeye yakın olan Sahabiye Mahallesi’nde bir ev tuttuk ve evimizi Kayseri’ye taşıdık. Hacettepe’de aldığımız teorik eğitimi, Kayseri’de çok verimli bir şekilde uygulama fırsatı bulduk. Gerek hocalarımızın, gerek kıdemli asistan ve uzman abilerimizin desteği ile çok esaslı bir eğitim aldık. Özellikle İbrahim Erkul Hoca’nın yönlendirmesiyle pediatrist olmaya karar verdim ve çalışma süremin önemli bir kısmını pedatri kliniğinde geçirdim. Burada geçen bir sene zarfında; Dr. Nihat Bengisu, Dr. Seyfi Şahin, Dr. Memduh Büyükkılıç gibi çok değerli insanları tanıma fırsatım oldu.
Kısa bir süre kalmamıza rağmen, Kayseri’nin sosyal yapısına da katılma imkanı bulduk. Necmettin Nursaçan Hoca’nın oturma sohbetlerinden, Hacı Kılıç Camii imamı Veli Hoca’nın arabaşı yeme talimlerinden, Tuzcu Hoca’nın nasihatlerinden, Develi’li Ahmet İslamoğlu Hoca’nın irşatlarından, Ahmet Coşkun, Eflatun Saygılı, Abdülhamid Bayırbaş ve Şefaaddin Severcan’ın vasi bilgilerinden istifade etmeye çalıştık.
O günlerde İran’da rejim devrilmiş ve Humeyni iktidara gelmişti. Rektörümüz Prof. Dr. Hüseyin Sipahioğlu, aynı zamanda dahiliye hocamızdı, beni de severdi. Beşinci sınıfta iken bıraktığım sakalımdan dolayı zaman zaman bana “Humeyni” diye hitap eder, “Lan oğlum, bu senin adamın, İran’da adam komadı astı!” diye takılırdı. Mezun olmamıza kısa bir zaman kala, değerli arkadaşım Hamit Doğan’ın ardından fakülte ikincisi olduğum kesinleşti. Rektör Bey, mezuniyet törenine bir kaç gün kala beni çağırdı: “Mustafacığım, tebrik ederim, ikinci olmuşsun. Üç gün sonra mezuniyet merasimi yapılacak. Törende vilayet protokolü de bulınacak. Size ödül verilecek. Şu sakalını kessen, bir de gravat taksan” dedi. O zaman sahip olduğumuz halet-i ruhiye ile: “Teşekkür ederim sayın Hocam! Sakalımı kesmeyi ve gravat takmayı düşünmüyorum. İsterseniz törene gelmeyeyim” dedim. Bunun üzerine yumuşadı ve “Ne münasebet, memlekette demokrasi var, hürriyet var” diyerek işi tatlıya bağladı. Böylelikle Haziran 1980’de Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin dördüncü dönem mezunları olarak genç tıbbiyeliler ordusuna katıldık. Tıp Fakültesi diplomamdaki fotoğrafım sakallıdır. Enteresandır ki, bu diplomayı, aradan 3 ay geçtikten sonra gerçekleşecek olan 12 Eylül darbesinin sağlık bakanı general Necmi Ayanoğlu, herhalde gözünden kaçtığı için, onaylamıştır.
Temmuz 1980’de kendi memleketim olan Nevşehir-Uçhisar Sağlık Ocağı’nda göreve başladım.

Mart 2017, Erdemli.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s