Kıblem Gemil Dağı!

Kasabamız Uçhisar’ın güney mücavir alanında Beşik Dağı, Gemil Dağı, Kepez Dağı, Akdere Dağı, Güvercinlik Dağı gibi bir sıra dağ mevcuttur. Bunlardan özelikle Gemil Dağı, kasabamızın konumu itibariyle kıble cihetinde yer alır, dolayısıyla namaz kılacak olan  hemşerilerimiz evlerinden Gemil Dağı’na dönerek namazlarını eda ederler.

Kasabamızın sevilen şahsiyetlerinden rahmetli Kula’nın (Hampur’un) Hüseyin Ağa, bir gün hanımıyla birlikte göz açmak için Gemil Dağı’nın güneyinde yer alan, Kavak Kasabası’na yakın Avdul mevkiindeki bağına gider. Öğlen ezanı okununca, abdestini alan temiz ve saf tabiatlı Hüseyin Ağa, ceketinin ters tarafını seccade niyetine yere serer ve Gemil Dağı’na doğru namaza durur. Hanımı şaşırır ama Hüseyin Ağa selam verinceye kadar sesini çıkarmaz. Selam verince, “Ne yapıyorsun herif, ters tarafa döndün” diye ikaz eder. Hüseyin Ağa, “Benim kıblem Gemil Dağı’dır avrat, aklımı karıştırma!” der ve namazına devam eder!

Allah bu temiz kalpli ve saf insanlara rahmet etsin, mekanlarını Cennet eylesin! Amin!

Gül Dâline Bülbül Konmuş!

Osmanlı döneminde, Anadolu şehirlerinden birinde, zengin ve kültürlü bir beyzade, tertiplediği iftar sofrasına şehir eşrafını davet etmiş. Önce dumanı üstünde bir tarhana çorbası gelmiş, afiyetle içmişler. Sonra nefis bir soğanlı menemen, onu da iştahla yemişler. Sıra, üzeri kavurma ile kaplı, Dimyat pirinci ile hazırlanmış şahane tereyağlı pilava gelmiş! Altın kaplamalı kaşıklar pilava gidip gelmeye başlamış.

O sırada ev sahibi beyzadenin sakalına bir pirinç tanesi düşmüş. Evin iyi eğitimli hizmetkarı, hafif fakat herkesin duyabileceği bir sesle: “Gül daline bülbül kondu efendim” demiş. Durumu anlayan beyzade, eliyle sakalını sıvazlar gibi yaparak pirinç tanesini kimseye hissettirmeden alıvermiş.

Hizmetkarın bu inceliği, duruma şahit olan misafirlerden birisinin çok hoşuna gitmiş. Bir zaman sonra o da bir ziyafet tertiplemiş ve şehrin ileri gelenlerini davet etmiş. Ne kadar kibar bir hizmetkarı olduğunu davetlilerine göstermek amacıyla, onu iyice eğitmiş ve sıkı sıkı tembihlemiş: “Pilav yerken sakalıma bir pirinç tanesi düşüreceğim! Sen onu görünce; ‘Efendim, gül daline bülbül kondu’ diyeceksin, ben de yavaşça onu sakalımdan alacağım” demiş.

Ziyafet başlamış; çorba, menemen, kebap derken sıra pilava gelmiş. Ev sahibi,  sakalına yavaşça bir pirinç tanesi düşürmüş ve hizmetkarına bakmış. O kadar tekrarladığı halde, ne söyleyeceğini unutan hizmetkar bir süre düşündükten sonra, “O herifin dediği oldu beyim!” demiş. Ev sahibi bir lahavle çektikten sonra içinden mırıldanmış: “Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud!”

Bir Dünürlük Hikayesi

            Tıp fakültesinin ikinci sınıfını bitirdiğim 1976 senesinin Ağustos ayında evlendim. Topraklıkta bir ev tuttuk. Evimiz, Hacettepe’ye ve hanımın okulu olan Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi’ne yakın olduğu için okullarımıza genellikle yürüyerek gidip geliyorduk. Bazen bisikletle gidip geldiğim de olurdu. Aynı sokakta, sınıf arkadaşlarımdan 4 tanesi de bizim eve oldukça yakın bir bekar evinde  kalıyorlardı: Antalya’lı Ali Ergin ve Ali Toker, Trabzonlu Mehmet İmamoğlu ve Ereğli Zanapa’lı Ethem Mülazımoğlu. O dönemler anarşinin yoğun olduğu günler! Gidiş gelişlerde genellikle küçük gruplar halinde hareket etmek  zorunda kalıyoruz. Dolayısı ile okula gidiş gelişlerde sıklıkla bu arkadaşlarla beraber oluyoruz.

Evlendikten sonra, bendeki bakım çekimin değiştiğini ve konforun arttığını görünce arkadaşlar da evlenmeye heveslendiler. Bir akşam oturduk, konuştuk ve arkadaşları doğum tarihlerine göre sıralayıp evlendirmeye karar verdik. Bu hesaba göre; ilk sırada Ali Ergin, ikinci sırada Ali Toker, üçüncü sırada Ethem Mülazımoğlu, dördüncü sırada ise Mehmet İmamoğlu yer alıyordu. Gelin adaylarında arayacağımız özellikleri ise; fiziği düzgün olacak, en az lise mezunu olacak ve başörtülü olacak şeklinde belirledik. İlk iki şart kolaydı da, o yıllarda başörtülü kız bulmak oldukça zordu!
Her neyse, biz bir taraftan okulumuza devam ediyoruz, bir taraftan da Ali kardeşimize kız arıyoruz. Bir gün damat adayımız Ali Ergin, bir arkadaşı ile birlikte -muhtemelen Aslan Mayda olacak- Ulus’ta gezerlerken tam aradıkları gibi bir kız görüyorlar. Orta yaşlarda bir zabıta memuru, gene benzer yaşlarda başörtülü bir hanım ve yanlarında gelin adayı başörtülü kızımız! Hızlı hafiyeler hemen aileyi takibe alıyorlar. Onlar mağazaya, bizimkiler de mağazaya, onlar lokantaya bunlar da lokantaya! Bu minval üzere, epey bir takipten sonra aile bir dolmuşa biniyor, bizimkiler de hemen bir taksi çevirip takibe geçiyorlar ve ailenin Hasköy Bayındırlık Lojmanları A Blok 5 numaralı daireye girdiğini tespit ediyorlar.
Akşam yemeğini edikten sonra birşeyler okumaya niyetleniyordm ki kapı çaldı. Ali kardeşim kapıda! “Hayrola Aliciğim, buyur!” Ali, grand tuvalet giyinmiş, ciddi bir eda ile, “Kalkın, dünür gidiyoruz” dedi. Ben “Hayrola, ne dünürü, ne gitmesi” demeye çalışırken Ali açıkladı: “Gündüz Ulus’ta gezerken tam aradığımız gibi bir kız gördük. Boylu poslu, güzel, başörtülü. Bu fırsat kaçmaz. Hadi kalkın, kızı istemeye gidiyoruz”. “Dur oğlum, tanımıyoruz, etmiyoruz. Kimin nesi, kimin fesi! Evli midir bekar mıdır, necidir, nerelidir?” dedim. Ali kardeşim, “Parmaklarını iyice inceledik, yüzük müzük yoktu” dedi. “Lan oğlum, hadi dediklerini doğru kabul edelim, bizden dünür mü olur? Dünür dediğin yaşlı başlı, kelli felli adam demek! Ben fakülte 3, hanım lise 3 talebesi. Biraz araştıralım, kızın durumunu bir öğrenelim, daha münasip bir dünürcübaşı bulalım” diyerek itiraz ettiysem de Ali kararlı bir ifade ile: “Yok kardeşim, kırk yılın başı aradığımız gibi bir kız bulmuşuz. Bizim Ankara’da sizden başka kimimiz var! Şimdi bu iş olacak o kadar” diyerek kestirip attı. “Küllü cahilun cesurun” diyenler ne kadar haklıymış! Ali kardeşimin bükük boynu ve şiddetli israrı karşısında “Senin hatırın kırılacağına, gavurun katırı kırılsın kardeşim” demekten başka elimden ne gelir? “Hazırlan hanım, dünür gidiyoruz” dedim. Sağolsun, hanım da bana uygun, hiç itiraz etmedi!
Yağmurlu bir Ankara akşamı, Murat 124 marka bir taksinin ön koltuğunda Ali, arka koltukta biz cesur dünürcüler, ver elini Hasköy! Hesaba göre, biz gidip kızı isteyeceğiz, işi bağladıktan sonra da takside beklemekte olan damat beyi kız evine davet edeceğiz! Ne kadar pratik ve kolay! Her neyse, heyecanlı damat adayımızı arabada bırakıp, A Blok 5 numaralı dairenin kapısını çaldık. Kapıyı açan 30’lu yaşlardaki Orta Anadolu giyimli kadıncağıza: “Burada bir zabıta, hanımı ve başörtülü kızları varmış, onları arıyoruz! dedik. Kadın, “Burada öyle birisi yok kardeşim!” deyip kapıyı kapattı. Dışarı çıktık, Ali’ye, “Oğlum, burada böyle birisi yok diyorlar! Bu daireye girdiklerinden emin misin? diye sordum. “Valla içeriye ben girmedim, Aslan girdi ve 5 numaralı daireye girdiklerini söyledi” dedi. “Peki, oturun bakalım” deyip tekrar binaya girdik ve 5 numaranın karşısındaki 6 numaralı dairenin zilini çaldık. “Zabıta, hanımı ve başörtülü kızlarını arıyoruz” dedik. Oradan da olumsuz cevap alarak dışarı çıktık. Belki blok numaralarında bir karışıklık olmuştur diyerek, B ve C blokların “5 ve 6 numaralı dairelerinin de zillerini çaldık ve bir sonuç alamadan geri döndük. “Aradığımız kişilerin bu binaya girdiğinden emin misin” diye bir daha sordum. Ali, “Adım gibi eminim arkadaş, ama hangi daireye girdiklerini tam olarak bilmiyorum” dedi. “İyi, siz oturmaya devam edin” deyip tekrar binaya girdik. 1 numaradan itibaren kapıları çalmaya başladık. “Zabıta, hanımı, başörtülü kızları var mı?” sorusunu her dairede tekrarlıyarak altıncı kata kadar çıktık. 12 numaradan da olumsuz cevabı aldık ve “Allah Allah, nasıl olur böyle bir şey, bunlar buharlaşıp uçmadılar ya!” diye söylenerek aşağı inmeye başladık. O sırada 12 numaranın kapısı yeniden açıldı ve ev sahibesi “Kardeşim, bizim 5 numarada Van’dan gelen misafirler var, siz onları arıyor olmayasınız?” dedi. Kadına defalarca teşekkür ettikten sonra başladığımız noktaya döndük ve tekrar 5 numaranın kapısına dayandık.
“Van’dan gelen misafirleriniz varmış, biz onları arıyoruz” deyince kadın bu sefer bizleri içeri buyur etti. Bir salona girdik. 50’li yaşlarda gösteren zabıta kıyafetli bir erkek ve ablası olduğunu öğrendiğimiz bir hanım içerde oturuyorlardı. Selam verdikten sonra kendimizi tanıttık: “Ben, Hacettepe Tıp Fakültesi, hanımım da Kız Meslek Lisesi 3. sınıf öğrencileriyiz. Aşağıda da aynı sınıftan bir arkadaşım takside bekliyor. Bu arkadaşım bugün sizi Ulus’ta gezerken görmüş, yanınızda da başörtülü bir kardeşimiz varmış. Arkadaşım, kızınızı pek bir beğenmiş. Malumunuz, bu devirde özellikle başörtülü bir hanımefendiye rastlamak oldukça müşkül. Bulduğu bu mücevheri kaçırmak istemeyen arkadaşımız, bizi size gönderdi. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızınıza talibiz!” dedik. Bu güzel giriş ve döşeme karşısında şaşıran zabıta, ilk şoku atlattıktan sonra gülmeye başladı. “Bu kıza mı talipsiniz?” diye sordu o sırada salona giren genç hanımı göstererek! Biz kızı görmemişiz ama, tarife uyuyor! “Evet” dememiz üzerine zabıta, gülmenin dozunu daha da artırdı ve: “Verdik gitti! Bir kocası, 2 de oğlu, yanında hediyemiz olsun!”diyerek sözü noktaladı. Eyvah! Elin evli kadınına dünür gelmişiz! Kıpkırmızı kesildik ama bir taraftan da mazeret beyan etmeye çalışıyoruz: “Efendim, arkadaşımızın bu kadar acele etmesinin sebebini başta arzetmiştik. Bulduğu bir mücevheri kaçırma endişesi! Biz de, elçiye zeval olmaz diyerek ve arkadaşımızı kırmamak adına bu yanlış elçiliğe evet demek zorunda kalmışız! Özür dileriz!” mealinde bir şeyler mırıldandık. Zabıta memuru, talip olduğumuz kızın dayısı oluyormuş. Ablası da kızın annesi! Van’ın meşhur ailelerinden Arvasi ailesine mensuplarmış. DTCF’de bir asistanla evli olan kızlarını ziyarete gelmişler. Kızın annesi: “Ne cesaret! Öğleyin kızı gör, akşama dünür gönder!” diyor haklı olarak! Biz; “Hz. Ali de, Hz. Fatıma’yı Peygamber Efendimiz’den bizzat istemişti” mealinde özür beyanına devam ediyoruz! O sırada ev sahibemiz yaptığı kahveleri ikram ediyor. Zabıta, “Arkadaşınızı da çağırsaydınız, o da bir kahvemizi içseydi” diyor. İçimizden, “Onda kahve içecek hal mi kaldı ki” deyip teklifi savuşturduk ve tekrar tekrar özürler beyan ederek müsade istedik. Zabıta: “Bizim ailede kız çoktur, bu olmadı ama, kısmetse bir başkası olur inşaallah” diyerek bizi uğurladı.
Aşağı indik, dışarıda yağmur hızlanmış! Taksiye kendimizi zor attık! Seninki ellerini ovuşturuyor! Heyecanla “Ne oldu? Ne oldu?” diye sordu. “Ne olacak! Allah müstehakını versin! Bizi elin evli kadınına dünür göndermişsin! Allahtan asil insanlara denk geldik te kahve ikram ettiler. Aksi halde bir araba sopa yememiz işten bile değildi!” dedik. İlk dünürlük maceramız akamete uğramıştı!

Nasıl Doktor Oldum?

Her çocuğa sorulan mutad soru bana da sorulurdu: “Büyüyünce ne olacaksın?” Ben de, bizim zamanımızın klasik cevabını verirdim: “Ya doktor olacağım, ya da pilot!” Bu istikamette ilkokul, ortaokul ve lise yılları su gibi aktı ve 1973 Haziran ayında Nevşehir Lisesi’ni birincilikle bitirdim. Birincilik dediysem öyle kolay bir iş sanmayın! Bizim hocaların notları oldukça kıt olmalı ki, lise birincisinin not ortalaması 7.4!
O yıllarda liseyi bitiren bir öğrenci iki imtihana girerdi: ODTÜ giriş sınavı ve diğer üniversitelere giriş için Merkezi Sistem Sınavı (MSS). Yani Türkiyede 2 üniversite vardı: ODTÜ ve diğerleri! Temmuz ayında iki sınava da girdik, ikisi de iyi geçti. O sene Türkiye klasiklerinden biri yaşandı, MSS soruları çalındı ve sınav iptal edildi. Ağustos ayında ODTÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü’nü kazandığıma dair belge elime ulaştı. Durumu sevinçle karşıladım, öyle ya Türkiye’nin en önemli üniversitesine girmeye hak kazanmıştım. Eylülde tekrarlanan MSS sınavına girmeye ihtiyaç hissetmedim.
Bu arada, lise birincilerine otomatik olarak gönderilen davet üzerine Hava Harp Okulu sınavlarına katılmak üzere İstanbul’a gittim. Rahmetli dayım, emekli astsubay Osman Gümüş’ün oğlu ile birlikte bu sınava girdik. Yazılı sınavı geçtik. Mülakat sınavında boy-kilo uyumsuzluğu sebebi ile ben elendim. O sırada boyum 1.73, kilom 69 idi. Meğer boy ile kilo arasında 5 birim fark olmalıymış, yani ya bir  santim daha uzun, ya da bir kilo daha hafif olmalıymışım! Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok! Şimdiki nesiller rehberlik hizmetleri açısından gerçekten çok şanslılar! Mülakat sınavını geçen dayımın oğlu İlknur da, paraşütle atlama aşamasında başarısız oldu. Böylece ikimizin de pilot olma hayalleri suya düşmüş oldu.
Eylül’ün sonunda ODTÜ Hazırlık Okulu’na başladık. Yapılan seviye tespit sınavı sonucunda B kategorisinde İngilizce eğitimi almaya başladık. Tamamı hanımlardan oluşan yerli ve yabancı hocalardan ders alıyoruz. Ankara’da rahmetli anneannem ve büyük dayımla birlikte Yenimahalle’de oturuyoruz, hergün ODTÜ’nün servis otobüsü ile okula gidip geliyoruz. O yıllar anarşinin iyice gemi azıya aldığı zamanlar. Özellikle ODTÜ bu işlerin merkezi durumunda. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edileli iki sene kadar olmuş. Bu olayın etkileri ve hıncı zihinlerde hala taptaze! Allahtan, Prep. School merkez binalardan biraz uzakça, sapa bir yerde de biz olaylardan çok fazla etkilenmeden hazırlık okulunu kazasız belasız tamamlayabildik.
Haziran 74’te okulu başarı ile tamamladım tamamlamasına ama, kimya mühendisliği işine içim pek ısınmamıştı. Dolayısı ile, içimdeki doktor olma arzusu depreşti ve yeniden MSS’ye girdim. Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesini kazandığıma dair belge tarafıma tebliğ edildiğinde çok sevindim ve “şimdi taşlar yerine oturmaya başladı” diye düşündüm. O yıllarda Gevher Nesibe Tıp Fakültesi henüz Kayseri’de olmayıp Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde misafir konumda idi. Dolayısı ile biz tıp eğitimini Hacettepe Üniversitesi’nde görecektik. ODTÜ’de okuduğumuz bir yıl boşa gitmemişti. İngilizce hazırlık sınıfı muafiyet sınavında başarılı olarak, zaman kaybı olmaksızın, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi olduk.
Heyecanla birinci sınıfa başladık. Hacettepe’de eğitim komite usulü ile yapılıyordu. Temel bilimler eğitiminin verildiği ilk yılda, 2.5 aylık sürelerden oluşan 4 komite vardı. İlk komite FKB diye kısaltılan Fizik-Kimya-Biyoloji komitesi idi. Pek de sevmediğim konulardan oluşan komitenin sonunda yapılan sınavda oldıkça zorlandım. Sonuçların asıldığı panoda ismimin karşısında kırmızı kalemle F (failed) yazıyordu! Eyvah! Daha ilk sınavdan çakmıştık! Kendimin, ailemin, yakında nişanlanmayı planladığım kızın, çevremin beklentileri ne olacaktı? Neyseki bu başarısızlık, bende bir çöküntüye değil de bir kamçılanmaya vesile oldu! Buradan aldığım hızla, sonuçta fakülteyi ikincilikle bitirmeye muvaffak oldum!
Birinci sınıftan unutamadığım bir olayı da kaydetmeden geçemiyeceğim. Anarşinin bütün hızıyla devam ettiği üniversitede öğrenciler 4 gruba ayrılmış haldeydi: Devrimciler (komünistler), Ülkücüler (faşistler), Akıncılar (gericiler) ve Yaylacılar (etliye sütlüye karışmayanlar). Ben, inanç yapım ve geldiğim sosyal yapı icabınca “Akıncılar” içerisinde yer alıyordum. Her grubun bir başkanı vardı. 12 Mart muhtırasından sonra biraz azalır gibi olan öğrenci olayları, 1974’te çıkarılan aftan sonra yeniden alevlenmişti. Bir gün “Kahrolsun faşistler!” diye bağıran bir grup önde, “Kahrolsun koministler” diye bağıran diğer grup arkada, ertesi gün kaçan ve kovalayan gruplar yer değiştirmiş halde, Hacettepe’nin bütün arazisi, bazen de hastanenin bütün katları çın çın çınlıyordu. Yürüyüşler, boykotlar, forumlar, sınıf basma ve boşaltmalar, mecburi tatiller birbirini takip ediyordu.
Birinci sınıfa başladığımız 74 yılının Ekim veya Kasım aylarından bir gün arkadaşlarla yemekhaneden çıkmış amfilere doğru yürürken bir kaç el silah sesi duyuldu. Bir koşuşturmaca başladı. “Ahmet Tevfik Ozan, Hacı Tonak’ı vurmuş” dediler. Arkadaşları tarafından karga tulumba hastaneye doğru koşturulan Hacı Tonak’ın delik ayakkabıları halen gözümün önündedir. Ahmet Tevfik Ozan, ülkücülerin önde gelenlerinden, Harputlu, şair ruhlu bir Anadolu çocuğu. Hacı Tonak ise, Deniz Gezmiş’in yakın arkadaşlarından, Malatya’lı bir başka Anadolu çocuğu! Vuran da gariban halkın çocuğu, vurulan da! Bu nasıl iş! Her ikisi de yıllarca hapis yattılar, hayatlarının en güzel yıllarını taş duvarlar arasında geçirdiler. Tarih bilmem kaçıncı defa tekerrür etmişti. Sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza, sol elimizdeki silahla sağ ayağımıza sıkmıştık gene. Halen de bu hikaye devam ediyor. Şu kadar farkla ki, bu sefer sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza değil sağ ayağımıza sıkıyoruz!
Bu minval üzere birinci sınıfı tamamladık. 75 yılının yazında, biraz da rahmetli babamın ısrarlı teşvikleri sonucunda nişanlandım ve sorumluluk alanım biraz daha genişlemiş oldu.
İkinci sınıf bizi biraz biraz daha tıbba yaklaştırdı. Özelikle anatomi dersi çok ilgimi çekiyordu. İlk dersi vermek üzere teşrif eden bölüm başkanı Prof.Dr. Doğan Taner, hiç konuşmadan doğrudan tahtaya yöneldi ve kalbi delen bir ok çizdi, bu çizdiği şeklin üzerine bir çarpı işareti yaptı. Sonra da beyni delen bir ok şekli çizdi ve 350 kişilik anfiyi doldurmuş olan bizlere dönerek davudi sesiyle: “Arkadaşlarr! Aşkın mahalli kalp değildir! Beyindir, beyin! Öncelikle bu yanlışı düzeltelim!” diyerek söze başladı.
İkinci sınıftan unutamadığım bir hatırayı da zikretmek isterim: İlk ders herhalde fizyoloji dersi idi. Bermutad çalışkanlar ilk sıradaki yerlerini almış hocayı bekliyorduk. Ben ikinci sırada oturuyordum. Boşluktan istifade şakalaşmalar, latifeler, belden aşağı fıkralar gırla gidiyor! Nasıl olduysa ben de havaya uydum ve bir Namık Kemal fıkrası anlattım! Tam önümde oturan, o zamana kadar hiç sesi çıkmayan ve kitap karıştırıyormuş gibi görünen Mücahit isimli arkadaşım arkaya döndü ve “Sana hiç yakışmadı Mustafa!” dedi. Kıpkırmızı kesildim! Tevekkeli dememişler: “Gönül ummadığı kişiye çok küser ve kırılırmış”.
İkinci sınıfı da yüz akıyla tamamladıktan sonra Ağustos 1976’da evlendik. Ben tıp fakültesi 2. sınıf, hanım da Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi 2. sınıf öğrencisi! Büyük cesaret! Ama atalar ne demiş: “Küllü cahilun cesurun!” Topraklıkta bir ev tuttuk. Kayınpeder aynı sokakta bakkal. Günlük ihtiyaçlar ordan, yıllık ihtiyaçlar köyden, devletten kredi, Nevşehir’deki bir dernekten de karşılıksız burs! Hanıma düğünde takılan altınları bozdurup bir piko makinesi aldık. Mahallenin çeyiz, piko, dikiş, nakış işlerini hanımla birlikte yapmaya başladık. Gelirimiz fena değil! Oh ne ala, keyfimiz yerinde!
Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları da yüz akıyla tamamladık. Bu arada 2 oğlumuz oldu, 1978 doğumlu Mehmet ve 1979 doğumlu Mücahit. Onlar da bize ayrı birer mutluluk ve motivasyon kaynağı oldular. Akşamları elimde kitap veya ders notu, ayaklarımda devamlı ağlayan Mehmet! Bazen de hanımın sardığı piko veya dantelaların artık iplerini temizliyorum. Eee, ne de olsa geçim ehliyiz!
Beş yılımızı geçirdiğimiz Hacettepe’de iyi kötü pek çok hatıramız oldu. Bunları yazmaya kalksam epey uzun kaçar. Sadece dikkatimi çeken bir hususu belirtip Hacettepe faslını kapatalım! Zannederim o yıllarda Tıp Fakültesi’nin 800 civarında öğretim üyesi vardı. Bizim yapımızdaki mahcup ve çekingen Anadolu çocuklarının rahatlıkla kapısını çalıp hallerini arzedebilecekleri hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. İlk aklıma gelenler: Prof. Dr. Kemal Özkaragöz, Doç. Dr. İbrahim Erkul, Doç. Dr. Ümit Akkoyunlu, Yrd. Doç. Dr. M. Ali Altın. Gidenleri rahmetle, kalanları minnetle anıyorum! Bu açıdan şimdiki öğrenciler ne kadar şanslı!
Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin eğitim programı gereğince, altıncı sınıfı yani intörnlüğümüzü Kayseri’de geçireceğiz. O yıllarda tıp fakültesi, şu andaki Devlet (Eğitim ve Araştırma) Hastanesi’nin bulunduğu binalardan birinde misafir konumunda. O bölgeye yakın olan Sahabiye Mahallesi’nde bir ev tuttuk ve evimizi Kayseri’ye taşıdık. Hacettepe’de aldığımız teorik eğitimi, Kayseri’de çok verimli bir şekilde uygulama fırsatı bulduk. Gerek hocalarımızın, gerek kıdemli asistan ve uzman abilerimizin desteği ile çok esaslı bir eğitim aldık. Özellikle İbrahim Erkul Hoca’nın yönlendirmesiyle pediatrist olmaya karar verdim ve çalışma süremin önemli bir kısmını pedatri kliniğinde geçirdim. Burada geçen bir sene zarfında; Dr. Nihat Bengisu, Dr. Seyfi Şahin, Dr. Memduh Büyükkılıç gibi çok değerli insanları tanıma fırsatım oldu.
Kısa bir süre kalmamıza rağmen, Kayseri’nin sosyal yapısına da katılma imkanı bulduk. Necmettin Nursaçan Hoca’nın oturma sohbetlerinden, Hacı Kılıç Camii imamı Veli Hoca’nın arabaşı yeme talimlerinden, Tuzcu Hoca’nın nasihatlerinden, Develi’li Ahmet İslamoğlu Hoca’nın irşatlarından, Ahmet Coşkun, Eflatun Saygılı, Abdülhamid Bayırbaş ve Şefaaddin Severcan’ın vasi bilgilerinden istifade etmeye çalıştık.
O günlerde İran’da rejim devrilmiş ve Humeyni iktidara gelmişti. Rektörümüz Prof. Dr. Hüseyin Sipahioğlu, aynı zamanda dahiliye hocamızdı, beni de severdi. Beşinci sınıfta iken bıraktığım sakalımdan dolayı zaman zaman bana “Humeyni” diye hitap eder, “Lan oğlum, bu senin adamın, İran’da adam komadı astı!” diye takılırdı. Mezun olmamıza kısa bir zaman kala, değerli arkadaşım Hamit Doğan’ın ardından fakülte ikincisi olduğum kesinleşti. Rektör Bey, mezuniyet törenine bir kaç gün kala beni çağırdı: “Mustafacığım, tebrik ederim, ikinci olmuşsun. Üç gün sonra mezuniyet merasimi yapılacak. Törende vilayet protokolü de bulınacak. Size ödül verilecek. Şu sakalını kessen, bir de gravat taksan” dedi. O zaman sahip olduğumuz halet-i ruhiye ile: “Teşekkür ederim sayın Hocam! Sakalımı kesmeyi ve gravat takmayı düşünmüyorum. İsterseniz törene gelmeyeyim” dedim. Bunun üzerine yumuşadı ve “Ne münasebet, memlekette demokrasi var, hürriyet var” diyerek işi tatlıya bağladı. Böylelikle Haziran 1980’de Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin dördüncü dönem mezunları olarak genç tıbbiyeliler ordusuna katıldık. Tıp Fakültesi diplomamdaki fotoğrafım sakallıdır. Enteresandır ki, bu diplomayı, aradan 3 ay geçtikten sonra gerçekleşecek olan 12 Eylül darbesinin sağlık bakanı general Necmi Ayanoğlu, herhalde gözünden kaçtığı için, onaylamıştır.
Temmuz 1980’de kendi memleketim olan Nevşehir-Uçhisar Sağlık Ocağı’nda göreve başladım.

Mart 2017, Erdemli.

Semer!

Lokman Hekim bir gün, arkasında;
Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı,
Elimizden ne gelir Hakk’a duadan gayrı
yazan makamında tefekküre dalmış; “İyice yaşlandık, Allah hayırlı ömür versin amma, emr-i Hakk’ın fazla uzak olmadığı da belli. Bu dünyâdan göçtükten sonra ahâlinin sağlığı ile ilgilenecek bir vâris bırakmadan ölmek bize yakışmaz” diye düşünerek o gözle etrafa bakar olmuş. Bir zaman sonra, gözünün tuttuğu cevval görünümlü bir genci yanına çırak olarak almış.
Uzunca bir süre birlikte çalışıp ahâlinin dertlerine derman olmaya gayret etmişler. Çırağının iyice olgunlaştığını düşünen Lokman Hekim bir gün; “Bak oğlum, bugün son defâ birlikte hastaya gideceğiz. Ne dediğime, ne yaptığıma, hastayı nasıl tedâvi ettiğime dikkat et. Yârın seni tek başına hastaya göndereceğim, bu senin imtihanın olacak” demiş.
Biraz sonra karnı ağrıyan bir hastaya çağrılmışlar. Çırağıyla birlikte hastanın evine giden Lokman Hekim, hastayı ve yakınlarını dinlemiş, hastayı güzelce muayene etmiş ve karın ağrısının sebebini merâk eden hastaya; “Bugün kavunu biraz fazla kaçırmışsın, mîden bu kadar fazla kavunu çevirememiş, ondan dolayı ağrıyor” demiş. Hasta; “Haklısınız, çok tatlı bir kavundu, nefsime hâkim olamadım, hepsini yedim” cevâbını vermiş. Lokman Hekim gerekli tedâviyi uygulamış, hasta rahatlamış, mekanlarına dönmüşler.
Çırağına; “Dikkat ettin mi evlâdım, bugünkü hastadan ne öğrendin?” diye sormuş. Çırak; “Etmesine ettim ustam da, adamın karnının fazla kavun yemekten dolayı ağrıdığını nasıl anladın, akıl erdiremedim” demiş. Lokman Hekim; “Hastayı dikkatlice muayene ettim, önemli bir şeyi yoktu. Eve girerken, kapının yanındaki çöp tenekesinin ağzına kadar kavun kabuğu ile dolu olması dikkatimi çekmişti. Oradan mantıklı bir bağlantı kurarak bu sonuca ulaştım” diye açıklama yapmış. Çırak, bilmiş bir edâ ile “Haa, anladım” demiş.
Ertesi gün, gene karnı ağrıyan başka bir hasta için çağrılınca Lokman Hekim çırağına; “Hadi bakalım, bu hastaya sen yalnız gideceksin, unutma, başarılı olursan sana müstakil olarak hekimlik yapma izni vereceğim” deyip hastaya yollamış.
Hastanın evine varan çırak, hastayı muayene etmiş. Merakla ağrının sebebini öğrenmek isteyen hastaya; “Sen bugün eşşek eti yemişsin, mîden de eşşek etini hazmedemediği için ağrıyor” açıklamasını yapmış. Hasta ve yakınları şaşkınlık içinde; “Doktor Bey, eşşek eti yenir mi?, biz eşşek eti yemedik. Allah’a şükür hâlimiz vaktimiz yerindedir, îcâbında evimizde ceylan eti bile bulunur, biz niye eşşek eti yiyelim” diye karşılık vermişler. Çırak, ısrarla ve hâkimâne bir edâ ile; “Ben anlamam, bu adam eşşek eti yemiş, suyuyla çorbasını mı yapmış, kıymasıyla köfte mi yapmış, sırtından biftek mi hazırlatmış bilmem ammâ, illâki eşşek eti yemiş. Doktordan iyi mi bileceksiniz?” diye ev halkını azarlamış. Hasta ve sâhipleri bakmışlar ki acemi doktorun laftan anlayacağı yok, çâresizce; “Peki demişler, kabûl ediyoruz, hastamız eşşek eti yedi, sen ağrının çâresine bak”. Çırak kendince tedâvisini uygulamış. Hasta düzeldi mi düzelmedi mi bilinmez, ustasının yanına dönmüş.
Lokman Hekim; “Nesi varmış hastamızın evlâdım” diye sorunca, “Ustam, adam eşşek etini yemiş, tabî ki karnı ağrıyacak” cevâbını vermiş. “Nereden bildin eşşek eti yediğini” sorusuna ise, “Eve girip avluya baktığımda, köşede palan (semer) boş duruyordu, eşşek ise ortada görünmüyordu. O anda zihnimde bir şimşek çaktı ve eşşeği adamın yediğini anladım. Beni şaşırtmak için inkâr ettilerse de ben kül yutar mıyım?, karârımı verdim ve tedâvimi uyguladım” açıklamasını yapmış.
Lokman Hekim; “Anlaşıldı evlâdım, senden iyi bir nalbant çırağı olacak” deyip delikanlıyı şehrin meşhur nalbantı Odabaşoğlu Ali Efendi’ye yollamış.

Kıssadan hisse: Hekimliğin sembolü olan yılanın önemli özelliklerinden birisi de dikkattir, ama ancak doğru yere odaklanan dikkat değerlidir.

Derme suyu!

Rivâyet olunur ki; sıcak bir yaz günü Hazret-i Mesih (Îsâ), arkadaşları ile berâber, Gündüzbey Kasabamız’ın üst taraflarında gezinirken oldukça susamışlar. Mesih Aleyhisselam, âsâsını yere vurunca kayaların arasından bir pınar fışkırmış, doya doya içmişler!
Hazret-i Îsâ oradan ayrıldıktan sonra, bölge halkı ona hürmeten suyun çıktığı yere küçük bir kilise (deyr) yapmışlar ve Deyr-i Mesih (Mesih Kilisesi) adını vermişler. Deyr-i Mesih adı, zamanla “Derme”ye dönüşmüş. İşte bugün içme suyu olarak kullandığımız, artanı da şehrin ortasındaki kanaldan akan suyumuzun hikâyesi budur arkadaşlar!

Gevher Nesibe Sultan!

Sultan II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesîbe Hâtun, gönlünü bir sipâhi beyine kaptırır. Ama ağabeyi bu işe pek sıcak bakmaz ve sipâhi beyini savaşa gönderir. Savaştan yaralı olarak dönen genç kumandan, bir süre sonra vefât eder. Bu işe çok üzülen Sultan, ince hastalığa yakalanır.
Kardeşinin hastalığına çok üzülen ağabeyi, pişmanlık içinde son arzusunu sorar. O da: “Ağabeyciğim, bir hastâne yaptır ki, sevdiğimin ve benim durumumda olan hastalar buradan şifâ bulsunlar” der. İşte Anadolu’nun ilk tıp fakültesi ve hastânesi bu vasiyet üzerine yapılmıştır arkadaşlar! Bir vefâ örneği olarak, Kayseri’deki tıp fakültemize bu değerli hanımefendinin adı verilmiştir. Bendeniz de Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi mêzunu olmaktan gurur duyuyorum!