Öneriler

Âyinesi işdir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde (ZiyaPaşa)

Kainattaki tüm varlıklar ve sistemler bir bütündür. Bedenimiz de, kainatın bir misali olarak yaratılmıştır. Yaratılış kanunlarını ne kadar iyi anlarsak, o kadar sağlıklı ve doğru bir şekilde yaşama imkanını buluruz. Kainat ile insan, diğer bir deyişle makro kozmoz ile mikro kozmoz arasında zaten varolan uyum, anlaşılmaya ve korunmaya çalışılmalı, bu uyum bozulmuşsa dengenin yeniden kurulmasına gayret edilmelidir.
Her insan mutlu ve mesut yaşamak, başkalarının beklediği gibi değil kendisi gibi varolmak, sağlıklı, özgür, yaratıcı ve anlamlı bir ömür sürdürmek ister. Bizler, bu dünyaya ikiz iki kardeş olarak geliriz. Bir yanda bedenimiz vardır, diğer yanda ruhumuz. Ruh ve beden sağlığı bir bütündür. Beden ve ruh o kadar iç içedir ki, birinin hastalığı veya sıkıntısı diğerini hemen etkilemektedir. Pek çok ruhsal belirti bedensel bir hastalığa, pek çok bedensel belirti de ruhsal bir hastalığa işaret edebilir. Ruh ile beden arasında uyum sağlanamadığında, huzursuzluklar, mutsuzluklar, acılar yaşanır.
Günümüz tıbbı, bilimsel gerçekleri yok sayarak, bedensel ve ruhsal hastalıkları iki ayrı alan olarak tanımlamaktadır. Artık, insanı ruh ve beden diye ikiye bölmenin, günlük hayatın sıkıntılarını, üzüntülerini, basit endişelerini hastalık diye nitelemenin ve bunları ilaçlarla tedaviye kalkışmanın, bilimsel geçerliliği olmayan bir yaklaşım olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Hüzünlerimiz, bizi ilk varoluşumuza, yani İlahi bilince yaklaştırır. Hüzün üzere olmakla, hırslarımızı ve tamahkarlığımızı dizginleriz. Bu sebeple, hüznü bir tedavi nesnesi kılmayalım, kendimizden uzaklaştırmaya çalışmak yerine, onu özenle koruyalım. Bize maveradan değerli bağışlar getiren bir misafir gibi ağırlayalım. Bu noktada sapla saman, hastalıklı olan ile doğal olan birbirine karışıyor ve hüzün veya yas gibi doğal süreçler de ilaç tedavisine maruz bırakılabiliyor. Hayatlarımızdan hüznü ve ıztırabı kovduğumuzda ne kalır geriye? Saman tadında hayatlar!
Bütüncül sağlıkta doğru yaklaşım, hastanın bedensel, ruhsal ve sosyal şartlarını çok iyi değerlendirip, varsa bedensel sorunların tedavisi ile sürece başlamaktır. Şimdiye kadar bedenimizin ihtiyaçlarını çok önemsedik. Bedenimizin en önemli ihtiyacı havadır. Sonra su gelir ve sonrasında ise besin, yani yemek. Uyku ve temizlik de temel ihtiyaçlarımızdandır.
İnsan, çok boyutlu ruh ve beden insicamından ziyade, enerji üreten bir makine olarak görülünce, gıdalar da, hesap yoluyla ele alınan bir yakıt biçimini aldı. Sağlıklı bir hayat sürdürebilmenin temel şartlarından biri, insanın doğal gıdalarla beslenmesidir. Yani helal ve harama dikkat ederek yaşamaktır. Haram, insanın vücuduna ve ruhuna zararlı olan herşeydir, helal ise insanın sağlığına ve ruhuna faydalı olan şeylerdir. İslam geleneğinde acıkmadan sofraya oturmak yoktur, doymadan önce de kalkmak vardır. İslam medeniyeti, yemek için yaşamak değil, yaşamak için yemek prensibini kabul eder. Zannedilenin aksine, besin kaynaklarının sınırlandığı durumlarda, canlıların ömürlerinde artış eğilimi görülmektedir.
Psikoloji ve psikopatolojinin tespitlerine göre, insanda ortaya çıkan ruhi hastalıkların ve rahatsızlıkların temelinde; kendini, eşyayı ve kainatı tanımamak yahut yanlış tanımak, asılsız inanışlar, gerçekçi olmayan beklentiler, güvensizlik, yalnızlık, içine kapanıklık ve benzeri hususlar bulunmaktadır. Ruhumuzun en temel ihtiyaçları; sevgi, ilgi ve takdir görme isteğidir. Psikoloji bilimi, ruhun en derin ihtiyacının sevgi olduğunu söylüyor. Hayatımızın maddi olanla değiş tokuş edilemeyen, onunla kabil-i telif olmayan başka zenginlikleri olmalı değil mi? Aylaklığı, sessizliği, kainata hayret nazarı ile bakabilmeyi, telaştan ve gürültüden uzaklaşarak kendi içinde derinleşebilmeyi satın alamayız. Seheri görmek için para ödememiz gerekmiyor, bir dağ yolunda yürümek, bir muhtacın elinden tutmak veya sevdiklerimize sarılmak için de! Sevgisizliğin bedene, sigara içmekten, obeziteden ve hareketsizlikten daha fazla zarar verdiği görülmüştür.
Ruhumuzun ikinci önemli ihtiyacı ilgidir. Sevgi, beraberinde ilgiyi getirmezse o ruhta yine değişik problemler ortaya çıkıyor. Ruhumuzun bir diğer önemli ihtiyacı ise takdir edilmek, yani değerli olduğunu hissetmektir. Takdir edildikçe değerli olduğumuzu hissediyoruz, bu his bizi ayakta tutuyor.
İçinde yaşadığımız kültürel sistem, bizi tam anlamıyla değer eksenli bir hayata davet etmiyorsa da, şefkat ve merhamet eksenli yeni bir bakış açısına duyulan ihtiyaç açıktır. İnsani yaklaşım, insanların değer sistemlerini dikkate alan bir bakım önerir ve ruhun bakımını yeniden öne çıkarır. Ancak neyi sunarsak sunalım, müdahalelerimiz, sadece insan hayatının büyük amaçlarına hizmet ettiği kadar anlamlıdır. Böylelikle insan ruhunun en derinlerine dokunmuş oluruz. Bu hedefin gerçekleşebilmesi için, hastalık ve şifa mefhumlarının yeniden yorumlanması gerekmektedir. Kültürümüzün şifaya ilişkin boyutlarını küçümsemiyelim. Hastahanelerimizi yeniden şifahanelere dönüştürmeliyiz. Hastanelerde, ölümü kabullenmeyi kolaylaştıracak ve hastaları bu yönden takviye edebilecek bir manevi rehberlik sistemi kurulmalı, bu alanda psikiyatristler ile ilahiyatçılar birlikte çalışmalıdır. Son zamanlarda, özellikle Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Bölümü’nün, Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içerisinde yürüttüğü çalışmalar, bu açıdan sevindirici ve ümit vericidir.
Vücut, sanıldığından çok daha güçlüdür, inanılmaz bir iç şifa potansiyeline ve muhteşem bir iyileşme-iyileştirme yeteneğine sahiptir. Kendi başına kesikleri onarır, kırıkları kaynatır, mikroplara direnir. Sağlıklı bir immün sistemin ana fonksiyonu da, sadece mikroplarla mücadele değil, vücudun dış dünya ile uyumunu sürdürmesini sağlamaktır. Bağışıklık sistemi canlandığında kimseye ihtiyaç kalmıyor, süreç kendi kendine işliyor. Bize düşen, gerekli durumlarda onun bu gücüne destek olmaktır. Aslında iyileşme, vücudun rutin işlevlerinden birisidir ve her an tekrarlanmaktadır. Hipokrat’ın; “Herkesin içindeki doğal iyileştirici güç, bütün yöntemlerden daha güçlü bir iyileştiricidir” sözü, bu gerçeği çok güzel açıklamaktadır.
Bugün çok sayıda tıp araştırmacısı ve uygulayıcısı, hastalıktan kurtulma, hastalıkla baş etme ve onları önlemede dini ve manevi bağlılığın olumlu etkisini onaylamaktadır. Modern tıbbın/doktorların asıl görevi, doğuştan gelen ve insanın içinde var olan, sağlığı koruyucu ve hastalıkları tedavi edici bu esas gücü harekete geçirmek ve ona yardım etmekten ibarettir.
Birçok hastalığın sebebi, sürdürülen hayat tarzıdır. Hayat tarzını düzeltmeden hastalığı tedavi edemezsiniz. İyileşme sistemlerimiz, zihin yapımız ve dünya görüşümüzle çok yakından ilgilidir. Bu sistemleri optimal düzeyde tutabilmek için, hayat şeklimizi değiştirmeli, mümkün mertebe doğal bir hayata dönmeliyiz. Mutlulukla haz arasındaki ayırımı bilerek yaşamalı, haz peşinde koştukça, bizden hazzın da, mutluluğun da, huzurun da kaçacağını bilmeliyiz. Günümüz insanının mutsuzluğunun temeli; almayı ve tüketmeyi, benseverliği ve bencilliği önde tutmasından kaynaklanmaktadır. Oysa mutluluk, tüketmekten değil, vermekten, paylaşmaktan, hizmet üretmekten beslenmektedir. Duygularımız olumluysa; vücut savunma sistemimiz olumlu etkilenmekte, en üst düzeyde aktif hale gelmekte ve vücudu canla başla savunmaktadır. Tersi de geçerlidir. Yani, mutsuz ve depresif bir insan beyninin salgıladığı proteinler, vücut savunma hücrelerini baskılamakta ve böylece vücudu enfeksiyon ve kanser gibi olumsuzluklara karşı savunmasız hale getirmektedir.
Hızlı yaşıyoruz, çok acelemiz var, biraz yavaşlayıp düşünmeye mecalimiz yok! Daima daha fazlaya, daha büyüğe, daha hızlıya! Fakat hız bizi uyuşturuyor. Aynı anda o kadar çok şey yapıyoruz ki insani ilişkilerimiz, gün içinde hallediliveren işlerden sadece biri haline geliyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla hiçbir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Hızlandıkça zaman kazanmıyor, sadece parçalanıyoruz. Bu koşuşturma içerisinde ruhumuzu nasıl hırpaladığımızın farkında bile değiliz. Kişi çok yük yüklendiğinde, kendini bile duyamayacak kadar hızlandığında, gereksiz bir gelecek kaygısıyla iş yükünü arttırdığında, yavaş yavaş fıtratından da uzaklaşmaya başlıyor. Bu da ruhun devamlı alarm vermesine sebep oluyor. Ama günümüz insanı o kadar hızlı yaşıyor ki, ruhunun çığlıklarını duymayı bile başaramıyor. Ne yazık!
İçinde bulunduğumuz çağ, şimdiyi yaşamamıza fırsat vermiyor, her şey gelecek için yapılıyor. Gelecek kaygısı ve endişesi, bugünün insanının günlük doğal bir rutini oldu adeta. Hepimiz bir yerlere yetişme, bir şeyleri yakalama veya kaçırmama telaşıyla günlerimizi geçiriyoruz. Sayıya gelmez hedeflerin peşinde koşturulan, yığınla ihtiyacın ve hesabın önüne bırakılan gencecik insanlar, yetemedikleri ve yetişemedikleri bir hayatı yaşamakta zorlanıyorlar. Kendilerini hayata ilikleyecek, bağlayacak bir anlam bulamıyorlar. Halbuki insan, ancak anlamı bulunmuş bir hayatla teselli bulabilecektir.
“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde, kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile” diye yazmıştı Kundera. Kendimizi bulmak için, hayatın kendi ritmine geri dönmeye ihtiyacımız var. İşte bu yüzden, kendi kendimize “yavaşla” dememiz lazım! Çünkü yavaş güzeldir! Bu dünyadan bir kere geçeceğiz! Yavaşlamanın ilk adımı, kişinin ruhuna dönmesi ve iç sesini duyabilmesidir. Ruhunun ihtiyaçlarını, en az bedeninin ihtiyaçları kadar önemseyebilmesidir. Yavaşlamak, fıtrata dönmektir!
İnsan olmak sınırlı bir varlık olmak demektir ve insana bakım veren meslekler de mütevazı olmalı, insanın sınırlarını kabullenmesine kılavuzluk etmelidir. Hekim, tıbbi hizmetlerin tam ortasında; algılarıyla, inançlarıyla, değerleriyle, ruhsal ve sosyal gerçekleriyle insanın bulunduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. İnsanlara değerli ve yeterli olduklarını hatırlatıp, özgüvenlerini kazanmalarına yardımcı olmalıdır. Çok kıymetli olan teknik donanımının yanında, psikoloji, sosyoloji ve antoropoloji gibi alanlardan da destek almalıdır. Hastalarının tamamlayıcı ve alternatif tıp yöntemlerini kullanmalarını, yargılayıcı olmaktan uzak bir dille sorgulayabilmeli, eldeki deliller ışığında hastalarına adıgeçen yöntemi kullanmalarını veya kaçınmalarını önerebilmelidir.
Geleneksel tıp, hastalanmış bir bünyenin onarılması ve mevcut patolojinin zararsız hale getirilmesi konusunda eksikli. Bu bakımdan geleneksel tıbbın, modern tıptan öğreneceği çok şey var. İnsana saygı ve bedenin işlevselliği konusunda da, mevcut tıp anlayışının geleneksel tıptan öğreneceği çok şeyler var. Modern tıp, insanın sadece maddeden ibaret olmadığını itiraf etmeli, geleneksel veya alternatif tıbbı savunanlar da, insanın maneviyat yönü yanında, fiziki ve kimyevi temellerinin de bulunduğunu gözden uzak tutmamalıdır. Modern tıbbın sınır darlıklarının dikkate alınması ve bu sınırları aşmak için modern tıbba, beden-ruh münasebetlerini dikkate alan ve güçlendiren yaklaşımların dahil edilmesi gerekmektedir.
Günümüz tıp bilimi, biyolojik âlemin önümüze serdiği değişik fırsatlara kulak tıkadıkça, hem bizler tedavi olmak için binlerce yan etkiye katlanmak, gittikçe direnci artan mikrorganizmalarla savaşmak ve kronik hastalıkların tedavisini unutup belirtileriyle uğraşmak gibi bir çıkmaza saplanıp kalıyoruz, hem de ortada fırsat kollayan bir çok iyileştirme şarlatanına, kapısı ardına kadar açık bir pazar bırakıyoruz. Modern tıbbın, insanı kişiliksizleştiren katı kalpli bakış tarzının, özellikle alternatif tıp şarlatanları tarafından çok iyi kullanıldığı unutulmamalıdır. Bu alandaki kafa karışıklığının en yoğun yaşandığı fitoterapiye, Sağlık Bakanlığı ve üniversiteler sahip çıkmalı ve acilen bir “Fitoterapi Enstitüsü” kurulmalıdır.
Ne modern tıp geleneksel tıbbın, ne de geleneksel tıp veya onun alt dalları olan ve bugün alternatif tıp adı altında yapılan uygulamalar, birbirlerinin alternatifidir. Bunlar, birbirini tamamlayan, insanın hayatına kolaylıklar sağlayan çabalar olarak görülmelidir. İnsan hayatıyla ilgili bu sahada, çatışma yerine işbirliği ve yardımlaşma gerekmektedir. Bu yardımlaşmanın sağlıklı bir şekilde olması, modern tıbbın bu sahayı ihmal ederek yaptığı yanlışın tashih edilmesi ve alternatif tıp adına yapılan bazı şarlatanlıkların engellenebilmesi için, bu işin acilen kurumsallaşması gerekiyor. Üniversitelerin tamamlayıcı tıp bölümleri açmaları, hastalar için iyi bir güvence, insanlık için ise doğru ve yararlı yaklaşımlardan biri olacaktır. Bu konuda bazı üniversitelerde başlatılan öncü çalışmalar umut vericidir.
Sağlığımıza zarar veren sebepleri düzeltmek için yeterince özgüvene, öz değere ve geniş bakış açısına sahip değiliz, sağlığımız için umutsuzca çareler arıyoruz. Kaybettiğimizi yeniden kazanmak için emek harcamazsak, bu tembellikten, bu bilgi ve bilinç eksikliğinden birileri kazançlı çıkmaya devâm edecek. İnsan ilmi, bütün öteki ilimlerden yararlanır. Yaşadığımız çağdaki gelişmeleri; pratik düzeyle birlikte, teorik olarak metafizik, felsefi, dini ve ahlaki düzeylerde de tartışmamız gerekiyor. Olmakta olana şüpheyle yaklaşan, nereye gidiyoruz sorusunu kendisine ciddi bir şekilde soran düşünür ve bilim adamlarının her zaman varolması gerekiyor.
Biyoteknoloji; siyasi, toplumsal, iktisadi ve ahlaki pek çok boyutu olan bir takım uygulamalardan oluşmaktadır. İnsan hayatıyla ilgili olan hiç bir şey, sadece teknokratik ve teknolojik bir sürece emanet edilemez. Bu husus, hem siyasetin, hem felsefenin, hem dinin, hem de hukukun konusudur. Bildiklerimiz arttıkça bilmediklerimiz daha da çok artıyor. Şayet bilimi bu kadar yüceltiyorsak, onun yol açtığı sonuçlara ilişkin de yeni bir ahlak anlayışı, yeni bir kozmoloji, yeni bir varlık anlayışı geliştirmek zorundayız.
Hasta-hekim ilişkileri, biyomedikal araştırmalar, tıbbi uygulamalar, doğum kontrolü, tüp bebek, klonlama, genetik çalışmalar, kök hücre, aşılar, organ nakli, estetik, nanoteknoloji, ötenazi… konularında hergün yeni değişikler olmaktadır. Birkaç farklı ebeveynden embriyo üretmek, insan embriyolarını yedek parça deposu gibi kullanmak, çocukların karakterini ve cinsiyetini seçmek… bunlardan sadece birkaçı. Üremenin üretim haline gelmesi, yani doğal bir sürecin, insan kontrolünde teknolojik bir sürece dönüşmesi pek çok toplumsal, kültürel, hukuki ve ahlaki probleme yol açacaktır ve açmaktadır. Bu sebeplerle, organ naklinden embriyonik kök hücre tedavisine, genetik müdahaleden beyin kimyasını değiştiren nörolojik tedavilere kadar pek çok konuyu, sadece pratik düzeyde değil, tam aksine ve özellikle teorik düzeyde, metafizik, felsefi, dini ve ahlaki düzeylerde tartışmamız gerekiyor. Bu konularda yeni felsefi yaklaşımların geliştirilmesi gerekiyor. Topluma güven verecek hususlardan biri de, doktorların kendi içlerinden bir etik hareket üretmeleridir. Dolayısıyla, sivil toplumcu doktor hareketlerine, ideolojik anlamda sınır tanımayan doktor hareketlerine ihtiyaç var.
Cemiyeti etkileyen en büyük kurumun din olduğu kabul edilmektedir. Bu açıdan dinin, özellikle biyoteknoloji ve etik alanındaki tartışmalara dahil olması gerekiyor. Müslümanlar olarak bu konuda söyleyebileceğimiz şeyler var. Ama bunun için de bir birikim ve donanım gerekiyor. Hamasi bir yaklaşım, birkaç kalıp cümle, tabii ki yeterli değil, anlamlı da değil! Bugün, modern tıbbın uygulamalarına şerh koyabilecek yegane etkin güç, herhalde dini otoriteler olmalı. Fakat İslam alimlerinin çoğu, bilimsel gelişmelere hâlâ İslam topraklarının gerileme dönemindeki refleksler ile yaklaşıyor ve bugün doktorlar ve bilim insanları neye doğru derse, ona göre fetva veriyorlar. Tıbbi bir uygulamanın İslam’a ve dahi vicdana uygun olmadığını söyleyebilmek için, hem tıbbi konuları kavrayabilecek ilmi bir donanıma sahip olmak, hem de çağ dışı, gerici ve yobaz gibi ithamlara göğüs gerebilmek icab ediyor.
Türkiye ilahiyatı bir özgüven eksikliği yaşıyor. Neredeyse 200 yıldır, ilerlemeye karşı oldukları suçlamasıyla töhmet altında bırakıldılar. Onlar da bu darboğazdan kurtulmak için, pozitivist paradigmanın da etkisiyle, İslam teknoloji ile çelişmez düsturunu benimsediler. Bu alanda ümitsiz bir tablo çizilmesi de, belki hakim stratejinin gereği! Yapılabilecek hiçbir şey yok algısı, sonuç olarak mevcut sistemi besliyor.
Türkiye’de hekimler bir ikilem içerisinde. Birçoğu yaratılmaya inanıyor, fakat yaratılmayı kabul etmeyen bir insan anlayışıyla hastalara yardım etmeye çalışıyor. İslam tıbbının bütünleştirici bakışı çerçevesinde, modern tıbbın verilerini de kullanarak yeni bir tıp anlayışı geliştirmemiz gerekmektedir. Modern tıbbın sorgulandığı, alternatif tıp, geleneksel tıp, Doğu-Uzakdoğu tıbbı, holistik tıp, halk hekimliği, bitkisel tıp, sufi tıbbı gibi birçok terimin piyasada bolca dolaştığı bir ortamda, kafalarımız oldukça karışık durumda.
Acilen, sistem ve karmaşıklık meselelerini anlamış, canlılık denen şeyin karmaşıklığının ve boyutlarının farkında ve karmaşıklığa saygılı bir hekim ve araştırmacı nesline ihtiyacımız var!
İslam toplumunun, ilkeleri tamamen kendisine ait olan ve yeniden inşa edilecek bir İslam tıbbı kavramı kesinlikle olmalıdır. Asırlarca önce bu konularda Batı Medeniyetine ışık tutan ve kaynaklık yapan müslüman ecdadımızın sahip olduğu sağlıklı din ve bilim anlayışına ve bunun sağladığı özgüvene bugün her zamankinden daha çok muhtacız.
Kur’an ve sünnet ışığında İslam tıbbının üzerine kurulması gereken ana unsurlardan bazıları şöylece sıralanabilir:
1. Günümüze kadar geçen süre içerisinde, tam anlamıyla İslam’a ait olan bir tıptan bahsedilmesi mümkün görünmemektedir.
2. Tıbb-ı Nebevi müktesebatının büyük kısmı Arapların folklorik tıbbıdır ve bu temel üzerine İslam tıbbını inşa etmek uygun değildir.
3. İslam tıbbının ana unsurları Kur’an ve sahih sünnetteki sağlıkla ilişkili değerler üzerine oturtulmalıdır.
4. İslam kültürüne ait olarak kaydedilmiş, ancak temel ilkelere uygun olmayan uygulamalar cesurca literatürümüzden temizlenmelidir.
5. Aksine kadim geleneklerden veya çağdaşımız olan medeniyetlerden devraldığımız ve İslam’a aykırı olmayan bütün sağlık uygulamaları ise bizim medeniyetimize dahil edilmelidir. Unutulmamalıdır ki her iyi, doğru ve güzel, özde İslam’a aittir. Diğer bir deyişle, hikmet bizim yitik malımızdır.
6. İslam tıbbında insan sağlığı hiçbir koşul aranmaksızın (renk, ırk, din gibi) en temel faktördür.
7. İnsan sağlığı devletler tarafından hiçbir şart olmadan garanti altına alınmalıdır.
8. Tıp eğitiminde ve tıp hizmetlerinde tıp ahlakı öne çıkarılmalı; aklı vahiy tarafından inşa edilmiş hekimler yetiştirilmelidir. Tıp, ancak bu şekilde yetişmiş hekimler tarafından yeniden sağlıklı bir şekilde yapılandırılabilecektir.
9. Çağımızda sağlık alanının en büyük sorunlarından olan, tıp ve endüstri (tanı ve tedavi endüstrisi) ilişkisi konusunda dikkatli olunmalı; İslam tıbbı, Batı tıbbının aksine endüstri eksenli değil, insan eksenli olmalıdır.
10. Ürettiğimiz tüm bilgiler hızla ve hiçbir bedel olmadan insanlığın hizmetine sunulmalıdır.
11. Kadınlara İslam tıbbında layık oldukları yer verilmelidir. Tıp, özünde şefkat ve sevgi kaynaklı olmalıdır.
Geleceğin tıbbında hekim; insanı bir bütün olarak ele alacak, onun kendisini geliştirmesi için bedeni ve ruhi becerilerini arttıracak, içinde yaşadığı toplumun, bireyi hastalandıran olumsuzluklarıyla mücadele edecek bir eğitmen ve önder olacaktır.
Modern insan her gün yeniden tasarlanıyor. Yapması, görmesi, tatması gereken şeylerin listesi, her geçen gün farklılaşıyor, uzuyor. Tıp, bu modernliğin çocuğu olduğu ve modernlik algısı değişmediği sürece de hiç bir şey rayına oturmayacak. Sonuçta, hayatını lineer ve determinist reflekslerle yaşayan; sağlığı sadece boğazından geçen besinlerin kalori değerleri ve çeşitliliğinde aramaya alışmış, hayatının ruhsal yönüne yabancı insanların, alternatif tedavi yöntemlerinden fayda görme şansı da zayıf olacaktır. Zira, doğrusal yaşayan birine doğrusal olmayan yöntemler önermek ve uygulamak, olsa olsa “uyumsuzluk” yaratır, çare değil!
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; tıbbi alan dışındaki diğer bilgi, düşünce ve felsefe alanlarında da alternatif paradigmalar ortaya çıkmadıkça, sadece sağlık alanında ortaya konulan alternatifler uzun süre yaşayamazlar. Yani, eğitimde, kültürde, hukukta… vs. yeni anlayışlar ve alternatifler ortaya konulmadıkça, alternatif tıbbın da bir geleceği olmayacaktır! Yeni ve kapsamlı bir medeniyet tasavvuru geliştirmeye şiddetle ihtiyacımız var!
Modern toplumun doğmalarından hiçbiri yıkılmaz bir güçte değildir. Ne dev fabrikalar, ne gökdelenlerdeki ofisler, ne devasa büyüklükteki şehirler, ne endüstri ahlakı, ne de üretim-tüketim çılgınlığı, ilerlememiz için vazgeçilmezdir. Başka bir medeniyet ve yaşayış tarzı pekala mümkündür. Elinde yularını tuttuğu keçinin, hayatını idame ettirmek için kendisine kafi geldiğini söyleyen Nehru’yu hatırlayalım! Dünyanın, yetinme ahlakını ve kanaat duygusunu yeniden keşfetmesi gerekiyor.
İslam’ın gözettiği ana hedeflerin en önemlilerinden birisi, sağlıklı insanlardan oluşan mutlu bir toplum oluşturmaktır. Dolayısıyla, insan sağlığını tehdid eden her tehlikenin, gecikmeksizin bertaraf edilmesi esastır. Kadim hikmet geleneğine uygun bir hayat tarzı öneren, öncelikle koruyucu sağlık tedbirlerine, temizliğe, yeme-içme hususlarına, tedavi olmaya ve tıbbi etik kurallarına dikkat çeken İslami-Nebevi tıbbın da yeniden konumlandırılmasına şiddetle ihtiyacımız var. Kendisine yiyecek birşeyler getirilmesi talebine, ev sahibinin büyük bir mahcubiyetle, evinde kuru ekmek ve sirkeden başka bir şey olmadığını söylemesi üzerine, “sirkeden güzel katık mı olurmuş” diyerek iştahla yiyen Rasulullah’ın (A.S), bu davranışından çıkarılacak ve örnek alınacak asıl sünnet, acaba sirkenin tıbbi faydaları mı, yoksa O yüce gönüllü insanın, elindekini ikram eden muhatabını mahcub etmemek için gösterdiği alicenap tavır mı?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s