Sonuç

Şimdi ispatlanan her şey, bir zamanlar sadece hayal edilmişti! (William Blake)

Üçüncü bin yılın dünyasında bilim, özellikle de tıp alanı, kapitalist tahakküm ilişkilerine eleştirel yaklaşabilme yeteneğini kaybetmiştir. Bu yetenek, bilime ve tıbba felsefenin sunacağı sorularla ve vereceği cevaplarla yeniden kazanılabilir. Bir filozofun tanımladığı gibi, felsefe kişiye mal-mülk, para-pul, şan-şöhret kazandırmaz ama, dünyayı hakikatıyla anlama ihtiyacını tatmin edebilir.
Felsefe, kurduğu yapıya gerekli olan malzemeyi bilimden ödünç almalı, bilim de kendi sahasında daha ileri açılımlar yapmak için, felsefi düşünceyi her zaman göz önünde bulundurmalıdır.
Uzunca bir süreden beri ruh sadece dinin, vücut da bilimin konusu olmuştur. Dini ruha, bilimi de vücuda benzetirsek, dinin bilimden ayrılması, ruhun vücuttan ayrılması gibi olmuş, din, hayallere ve rüyâlara daldırılmış ve problem çözmekten uzaklaştırılmıştır. Bilim ise kendisi dışındaki bilgi sahalarına hayat hakkı tanımayan bir kibrin temsilcisi haline gelmiştir. Din ve bilim arasında kurulabilecek bir işbirliği, her iki kesim için de çok olumlu sonuçlar verecektir. Çağımızın önemli fikir adamlarından Said-i Nursi, bu işbirliğini ne güzel özetlemiş: Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nûru fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder (Vicdanın ışığı dini ilimler, aklın yol göstericisi ise medeni fenlerdir. Bunların biraraya gelmesiyle hakikat tecelli eder!).
Günümüzde bilim ve teknolojinin geldiği düzey, sıradan insanların zihinlerinde bilimi, her şeye kadir bir faaliyet olarak, gereğinden çok yüce bir yerlere taşımıştır. Bilim adamlarının birçoğu ise, aslında bilimin henüz bilmediği ve çözemediği çok şey olduğunu bal gibi bilmelerine rağmen, bilimsel gelişmelerden bahsederken bu gerçeği birdenbire unutuveriyorlar! Din ve bilim dengesi kurulursa, bu iki kurum da, insanlık onuruna uygun çözümler ve hizmetler üretir hale gelecektir. Böylece din ve bilim arasındaki güven eksikliğinin giderilmesi, yeni ve müşterek ufukların açılması ve tabiatın dengelerini bozmadan gelişme imkanları doğacaktır.
İlahiyat uzmanları, kainat kitabı uzmanlarının yardımı olmadan, ilgili kanunlara kolaylıkla ulaşamazlar. Bilimin desteği olmadan ruhu anlamak mümkün olmadığından, din adamları ruhu gereği gibi değerlendirememişlerdir. Dinden ayrı kalan bilim ise, insanı hayvandan ayırmakta zorlanmış, daha çok mal ve itibar kazanmanın aleti olmuştur. Bunun farkına varan insaf sahibi bilim adamları, dinden yararlanarak, Allah’ın indirdiği kainat ve insan kitaplarını test etme ve isabetli bir karara ulaşma fırsatını yakalayacaklardır.
Kapitalist sistemin ve çeşitli alanlardaki ürünlerinin tel tel döküldüğü çağımızda, modern tıp, yitirdiği ruhsal alana açılmadan, kendi krizini aşamaz. Tıp, rüştünü ispatlamak ve köklerinden yeniden yararlanabilmek için, insanın fizik ötesi tabiatının hakkını teslim etmek zorundadır. Batı bilimi ve tıbbı gururundan vazgeçmeli, kainata hakim olmaya çalışmak yerine, kainatla ve insanla uyum içinde yaşamayı kabul etmelidir. İnsan; bütüncül bir bakışla, hem tabii ve sosyal çevreye sahip bir birey, hem kültür, din ve ahlak gibi onu diğer canlılardan ayıran eylem, anlam ve değerler dünyasına ait üstün bir yaratık, hem de düşünen, duygulanan ve özgür iradeye sahip bir canlı olarak incelenmelidir. Sevinç kadar acının, mutluluk kadar elem ve kederin, başarı kadar başarısızlığın da hayatın bir parçası olduğunu, yaşamı savunmak kadar, onu riske atmanın da insana yakışan bir davranış olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Medeniyet, yaşamakla ortaya çıkan bir şeydir. Bir insan, o medeniyetin doğal bir ferdine şahsi olarak inkılab etmeden, o medeniyeti tahayyülünde bile canlandıramaz. Yeni bir medeniyet kurmak isteyen, bunun hayalini kuran herkes, özellikle bir sonraki nesli yetiştirme sorumluluğunu üzerinde hissedenler, bu temel sorunlar üzerinde ciddi olarak düşünmelidir. Düşlenen hedef medeniyetin unsurları en azından hayal edilebilmeli ve bu unsurların günümüz dünyasında, sıradan bir insanın hayatında nasıl bir fark yaratabileceği, temel düzeyde de olsa öngörülebilmeli, hiç olmazsa tahayyül edilebilmelidir.
Bütün bu gerekliliklerin farkında olmak, otomatik olarak tedavide uzman olmayı getirmiyor. Bütün bu mes’elelerin çözümü; hayatın bütün boyutlarını birleştiren, bütün bilgi ve bilim dallarını kendi içinde uyumlu bir bütünlüğe kavuşturan, hem teorik hem de pratik özelliklere sahip, İslam hikmet geleneğinin kuşatıcı ve barışçı bütünlüğünde aranmalıdır. Dolayısıyla, hikmete dayalı olarak geliştirilecek bir tıp felsefesi; daha kapsayıcı, daha esnek, daha sosyal, daha insani ve daha yerli unsurlara dayanan yeni bir yaklaşım olmaya adaydır.
Bu düşüncelerin güzel ama boş bir hayal olduğunu söyleyenlere, William Blake’in “Şimdi ispatlanan her şey, bir zamanlar sadece hayal edilmişti” cümlesini hatırlatmaktan başka bir yol görünmüyor. İnsan fıtratının saflığına ve iyiliğine inanmak durumundayız. İhtiyacımız olan; akıllara gelmeyenleri akıllara düşürebilecek, hür düşünceli ve cesur bir yüreğe sahip olmaya gayret etmektir belki de!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s