Ye kürküm ye!

Lise eğitiminin bitimine bir hafta-on gün kadar bir süre kalmış, 19 Mayıs törenlerinde lisenin bayrağını her zamanki gibi Mâhir taşımıştı. Mâhir, Nevşehir’in zengin ailelerinden manifaturacı Palamutlar’ın oğlu idi. Gâyet düzgün giyinir, iyi futbol oynar, güreş müsâbakalarında liseyi temsil ederdi. Bu işlerden derslerine yeteri kadar vakit ayıramadığından olacak, sosyal hayâtındaki başarıları, derslerdeki başarısızlıkları ile paralel bir seyir izlerdi.
25 Mayıs’ta notlar idâreye teslim edilmiş ve lise birincisi olduğum kesinleşmişti. Gençlik hâlet-i rûhiyesi ile gönlüme sanki bir gurur gelir gibi oldu. Kendimde, “Madem birinci oldum, 27 Mayıs’ta lisenin bayrağını ben taşımalıyım” diye bir hak gördüm. 1972’lerde, şimdilerde olmayan “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” diye bir bayram daha kutlanırdı. Demokrasiye müdâhale eden, seçilmiş başbakanı ve bakanları idâm eden güçler, “deliye her gün bayram” kâbilinden, nevzuhur bir bayram daha ihdâs etmişlerdi. 12 Eylül darbecilerinin yaptığı nâdir iyi işlerden birisi de bu utanılası bayramı ortadan kaldırmak olmuştur.
Kendi kendime münâsip gördüğüm hakkımı tahakkuk ettirmek üzere, müdürümüz ve aynı zamanda coğrafya öğretmenimiz olan Muzaffer Bey’in kapısını çaldım. Müdür Bey’in resmî bir edâ ile, “Buyur Mustafacığım” hitâbı üzerine, “Hocam, uygun görürseniz, 27 Mayıs’ta lisenin bayrağını ben taşımak istiyorum” dedim. Muzaffer Hoca beni, ömür boyu unutamayacağım bir bakışla, baştan aşağı şöyle bir süzdü, biraz duraksadı. O kısa aralıkta, kelimelerle değil ama bakışlarıyla sanki bana şunları söylüyor gibi geldi: “Sırtındaki ters yüz edilmiş cekete, altındaki aylardır ütü yüzü görmemiş, rengi atmış pantolona, üzerindeki kırış kırış gömleğe, ayağındaki partal ayakkabıya, boynundaki ip gibi bağlanmış, ilk bağlandığı hâliyle duran ve yağlanmış gravata bir baktın mı? Bu kıyâfetle mi taşıyacaksın lisenin bayrağını?”
Müdür Bey, hafifçe öksürdükten sonra; “bayrağı Mâhir taşıyacak Mustafacığım” dedi. Kıpkırmızı kesildim, kısık bir sesle, “peki Hocam” deyip Müdür Bey’in odasından çıktım.  “Essahtan bir haltmış gibi, lise birincisi olmuşsun. Üzerinde çul olmadıktan sonra neye yarar oğlum. Dünyâ, her zaman olduğu gibi, şimdi de ‘ye kürküm ye’ dünyâsı. Bir köylü çocuğu, hangi cesâretle lisenin bayrağını taşımaya tâlip olabilir” diye müthiş bir iç mücâdele halinde merdivenlerden inip bahçeye çıktım.
………..
Yaz tâtilinde üniversite giriş sınavları vardı. O yıllarda lise mêzunları 2 sınava girerlerdi. ODTÜ bir sınav, onun dışındaki bütün üniversiteler de bir sınav (merkezî sistem sınavı) yapardı. Her iki sınava da girdim, ikisi de iyi geçti. O sene meşhur Türkiye klasiklerinden biri yaşandı ve sınav soruları çalındığı için merkezî sistem sınavı iptal edildi. Temmuz ayında adresimize, ODTÜ Kimya Mühendisliği’ni kazandığıma dâir belge ulaştı. Belgede, Eylül ayında kayıt yaptırmam gerektiği ve kayıt için gerekli belgeler yazılı idi. Ben çok sevindim. Öyle ya; Türkiyenin bütün üniversitelerine denk olan bir üniversiteyi kazanmıştım. Eylül’de tekrarlanan diğer sınava girme lüzûmu hissetmedim. Ağustos’un sonuna doğru, diplomamı veya bitirme belgemi almak üzere lisenin yolunu tuttum. Görevli mêmur, hazırlanmış belgeyi bir zarfa koyarak, imzâ karşılığında bana teslim etti. Oraya kadar gitmişken, lise eğitimim boyunca büyük yardımlarını gördüğüm, aynı zamanda velîliğimi de yapan müdür başyardımcısı Ali Osman Bey’i de ziyâret etmeliydim. Ali Osman Hocam, başarımdan dolayı beni tebrik etti, bir gazoz ikrâm etti, yanında muhafaza ettiği son döneme âit takdirnâmemi de verdi.
Sevinç ve huzur içinde liseden çıktım, beni kasabamıza götürecek dolmuşa binmek üzere minibüs garajına doğru yürümeye başladım. Garaja girmek üzereyken, birisinin arkamdan, “Mustafa” diye seslendiğini duydum. Dönüp baktığımda, Ziraat Bankas’ında veznedar olarak çalıştığını bildiğim ve sınıf arkadaşlarımdan Sâlim’in babası olan Mustafa Bey’i gördüm. Mustafa Bey; “ben ‘Fakir ve Muhtaçlara Yardım Derneği’nin şûbe başkanıyım. Dernek olarak, yüksek öğrenim hayâtın süresince sana burs vereceğiz” dedi. Ben; “teşekkür ederim ama, benim böyle bir talebim veyâ mürâcâtım olmadı, bana ne sebeple burs vereceksiniz?” dedim. “Derneğimiz her sene, liseyi ilk 3 sırada bitirenlere karşılıksız burs vermektedir. Bu seneki isimleri öğrenmek üzere liseye gelmiştim. O sırada, arkadaşım olan Ali Osman Bey’i de ziyâret ettim. O da, ‘lise birincimiz az önce buradaydı’ deyince hemen arkandan yetişeyim diye ondan müsâde istedim ve seni yakaladım”.
“Sana burs vereceğiz ama, 3 tane de şartımız var: Birincisi, sınıfta kalmak yok, başarısızlığa pirim vermeyiz. İkincisi, şu anda sende vâr olduğunu bildiğimiz istikâmeti koruyacaksın, köklerinle bağını koparmayacaksın. Üçüncüsü ise, ilerde elin ekmek tutar hâle geldiğinde, sen de desteğe ihtiyâcı olanlara yardımcı olacaksın”. Ben tekrar teşekkür ettim, şartlarına harfiyen riâyet edeceğimi belirterek, sevinç içinde rahmetli Garip Ahmet’in minibüsüne bindim.
Yedi yıllık öğrenim sürem boyunca, devletin verdiği burs miktârı kadar bir miktar da bu dernekten geldi ve ben oldukça rahat bir öğrenim hayatı geçirdim.
Alın terim ve lise öğrenimim boyunca gösterdiğim gayret, uyduruk bir bayramda bayrak taşımak yerine, 7 yıl süren ve hayâtımı çok çok kolaylaştıran reel bir destekle ödüllendirilmiş oldu. Bu arada verdiğim 3 söze de riâyet etmeye tüm gayretimle devâm ediyorum.

Not: Tabî ki ODTÜ’den doktor çıkmıyor. Bir sonraki yıl tekrar sınava girerek Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi’ne geçiş yaptım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s