Mecburi Hizmet ve Askerlik

Bir yıllık mecburi hizmetimi yapmak üzere Temmuz 1980 itibariyle göreve başladığım Uçhisar Sağlık Ocağı, şimdiki Belediye binamızın batısında, şu anda restoran olarak kullanılan binada hizmet veriyordu. Belediye binamızın olduğu alanda; doktor-sağlık memuru-hemşire-ebe lojmanları ve bahçeleri yer alıyordu. Sağlık Ocağının da kendine ait güzel bir bahçesi vardı. Buraya, rahmetli Mazinin Şevki Usta’ya bir havuz yaptırarak daha da güzel bir hale getirmiştik. Göreme ve Kavak’taki sağlık evleri de Uçhisar’a bağlı olarak hizmet veriyordu.

Sağlık Ocağımız; hizmet verdiği nüfus, personel ve ekipman yönlerinden Nevşehir’in en ideal imkanlarına sahip sağlık ocaklarından birisi idi. “Acer testinin suyu soğuk olur” prensibi ile görevimize başladık. Haftanın 3 günü Uçhisar’da, bir günü Göreme’de, bir günü de Kavak’ta çalışıyorduk. Buralara gidiş gelişlerimiz sağlık ocağımıza ait, sık sık arıza yapan bir “Jeep” vasıtasıyla sağlanıyordu. İnsanın kendi memleketinde çalışmasının avantajdan ziyade dezavantajı vardır. Ben, hem amirleri olduğum personel açısından, hem de hizmet verdiğim hemşerilerim açısından bunu bizzat yaşadım. Muhtemelen, içlerinde doğup büyüyen birini, amir veya sözü dinlenecek bir kişi makamında görmek zor oluyor. Bu mahzurlara rağmen hayatımdan çok memnundum. 1981 Ağustos ayında askere gidinceye kadar görev yaptığım süre içinde iyi bir performans gösterdiğimizi zannediyorum.

Göreve başladıktan 3 ay sonra 12 Eylül darbesi geldi. O zamanlar doktor kıtlığı var. Yeni yönetim, bizi öğleye kadar Nevşehir Devlet Hastanesi’nde, öğleden sonra da sağlık ocağımızda çalışacak şekilde görevlendirdi. Koca Devlet Hastanesi’nde bir başhekim ve 3 pratisyen hekim çalışıyorduk. Başhekim genel cerrahi uzmanı Dr. Sebahi Yüzbaşıoğlu ile güzel bir işbirliğimiz vardı. Bu süreç içerisinde, özellikle alkolik denecek kadar işrete düşkün sağlık müdürü ile bazı problemler yaşadık. Hacettepe Üniversitesine bağlı pilot bir sağlık ocağı belirlemek üzere Nevşehir’e gelen bir öğretim üyesi ile de, sakalım ve hanımın başörtüsü sebebiyle bir tartışma yaşadık. O zamanki duygu ve düşünce yapım itibariyle ikisine de gerekli cevapları verdim ama tabii ki biz pilot sağlık ocağı seçilemedik!

Sağlık ocağı dönemine ait çok hatıram var, ama tadımlık kabilinden ikisini anlatayım: Başta da dediğim gibi sağlık ocağımız çok muntazam ve verimli çalışıyor. Sağlık müdürlüğü, Nevşehir’e yeni atanan pratisyen hekimleri, atandıkları yere gitmeden önce; özellikle koruyucu sağlık hizmetleri ve resmi yazışmalar konusunda tecrübe kazanmak üzere 15 günlüğüne ocağımıza gönderiyordu. Bunlardan birisi de, Kozaklı-Kalecik Sağlık Ocağına atanan Dr. Ümit Bey’di. Bir sabah birlikte polikliniğe girdik. Hemşire Hanım, Pırpır’ın Hacca Nene’yi hazırlamış, bizi bekliyorlardı. Hacca Nene, Aşağı Mahalle’den yakın komşumuz, elinde büyüdüğümüz analarımızdan biri! Gülerek: “Hoş geldin Hacca Nene, hayrola!” dedim. Bir dokun, bin ah işit kase-i fağfurdan misali Hacca Nene başladı anlatmaya: “Ah Mısdafam ah! Yaannımı hıtır hıtır kesiyollar! Çiinnerim çekim çekim çekiliyor! Sûsünüme gama haḫıyollar! Sol bôrüm sızım sızım sızılıyor. Pöçüümüŋ üsdüne oturamıyom..!” Bir taraftan Hacca Nene’yi dinliyorum diğer taraftan da Ümit Bey’in yüzüne bakıyorum. Şaşkınlık içinde! Bir güzel muayene ettikten sonra, “ Hacemmim seni çok yormuş Hacca Nene! Her tarafını romatizma sarmış! Ben ona söylerim, seni biraz az çalıştırsın! Kuvvetli de bir hap yazdım, onu kullan, inşallah bişeyin kalmaz” deyip hastayı gönderdim. Benden meraklı bakışlarla bir açıklama bekleyen Ümit Bey’e: “Hasta ile anlaşabilmek için bölgende çok kullanılan mahalli tabirlere aşina olmak önemli! Hastamız, sırtında gezen ağrıları anlatmaya çalışıyordu. Ensesi, omuzları, böğürleri ve beli ağrıyormuş” dedim ve gülüştük!

Mecburi hizmetimiz Temmuz 1981’de bitiyordu. Gerek düşünce yapım, gerekse darbe döneminin uygulamaları sebebiyle, devlette çalışmaya biraz soğuk bakıyor, bir an önce askerlik işini aradan çıkarıp serbest hekimlik yapmayı planlıyordum. Askere gitmek üzere müracaatımı yaptım. 15 Ağustos’ta Ankara-Etimesgut Sağlık Yedeksubay Eğitim Merkezinde bulunmam gerektiği bildirildi. Kurumlarda güzel bir gelenek olan veda yemeği, sağolsun arkadaşlar tarafından benim için de düzenlendi. Yedik, içtik, sohbet, muhabbet derken: “Arkadaşlar! Bir yılı aşkın bir süre beraber mesai yaptık. Şu andan itibaren amirlik-memurluk ilişkimiz sona erdi. Müsadenizle, birbirimiz hakkındaki kanaatlerimizi paylaşalım, buradan herkes kendine bir hisse çıkarsın istiyorum. Önce ben sizler hakkındaki değerlendirmemi yapacağım, sonra da sizlerin benim hakkımdaki görüşlerinizi dinleyeceğiz” deyip personelime not vermeye başladım: “Ebe Aysel Hanım! Mükemmel bir ebe, iyi bir insan, çalışkan, fedakar, beni hiç üzmedi. Kendisine teşekkür ediyorum ve 10 puan veriyorum. Hemşire Kamile Hanım, sağlık memuru Mehmet Bey, sekreterimiz Esat Bey işlerini yaptılar ama bazı eksikleri de oldu, bundan sonra biraz daha dikkatli olmalarını tavsiye ediyorum, kendilerine teşekkür ediyor ve geçer puan veriyorum. Gelelim şoförümüz Asım Abi ile hizmetlimiz Burhan Abi’ye! Her ikisi de köylümüz ve yaşça benden büyükler. Maalesef hiç bir işlerini düzgün yapmadılar. Araba bir çalıştı, beş çalışmadı, bizi habire yolda bıraktı! Ben elime hortumu almadan Burhan abi almadı, görevi olan temizliği zoraki yaptı. Ama, Kavaklı Çavuş’un Halil’in oğlu başımıza amir kesildi dersiniz diye sesimi çıkaramadım. Üzgünüm, geçer not alamadınız! Lütfen benden sonra gelecek arkadaşa böyle yapmayın!” diyerek sözlerimi tamamladım. Evet arkadaşlar, şimdi de sizin değerlendirmelerinizi alalım dedim ama, hepsi de “estağfirullah doktor bey” deyip bir iki güzel kelamla benden memnun olduklarını dile getirdiler (Bu vesileyle Taybe Kızı’nın Burhan Abi’ye gani gani rahmet diliyorum) .

Etimesgutta 170. dönem olarak yedek subay eğitimine başladık. Normalde Samsun’da yapılan bu eğitim, bir kaç dönemliğine Ankara’ya alınmış. Sistem oturmadığından dolayı bazı sıkıntılar yaşadık ama burada eğlenceli bir 2 ay geçirdik. Hafta sonları eve çıkabiliyorduk. Dönem sonunda yapılan ve ilk 15 dereceyi alanların istediği yere tayin edileceği söylenen sınavda 17. olabildim. Çektiğim kurada, “20. mekanize tugay, tank taburu, karargah tabibi, Urfa” yazıyordu.

Ekim’in ortasında, “Tevekkeltü tealallah” deyip daha önce görmediğim ve bir çöl imajıyla karşılaşacağımı düşündüğüm Urfa’ya gitmek üzere “Tüfekçioğlu” otobüsüne bindim. Gece 10 civarında vardığımız terminalden bir taksiye binip Balıklı Göl’e gittim. Gece saatleri, ortalık tenha, her yer yemyeşil, sular şırıl şırıl, ağaçlardaki hoparlörlerden İbrahim Tatlıses dokunaklı bir Kürtçe türkü söylüyor! Garsona; “Ben Urfa’ya ilk defa geliyorum, ne uygun görüyorsan getir, seçimi sana bırakıyorum” dedim. “Tamam abi, sana bir karışık yapalım” dedi. Masaya önce bakır bir sürahi içinde bol kepçe bir ayran geldi. Sonra bir şiş domatesli, bir şiş patlıcanlı ve bir şiş de sade kebaptan oluşan karışığımız önümüze kondu. Kebabı yerken bir taraftan da garsonla yarenlik ediyorduk. “Abi, biliyor musun, bu gölün balıkları yenmez” dedi ve yiyenlerin başına geldiği söylenen bazı hikayeler anlattı. Ben, “Hiç bir kaynakta Balıklı Gölün balıkları yenmez diye bir kayıt görmedim. Yanlış ama faydalı bir inanç! Yenir desek 2-3 günde burada balık kalmaz” dedim. Garson, “ Haklısın abi, biz bazen tutup yiyoruz, çok lezzetli bu balıklar” demesin mi! Vay namıssız!

Tugaya yakın Yenişehir Mahallesinde, bahçeli, 2 katlı bir evin bahçe katını tuttum. Ev sahibemiz, emekli öğretmen bir hanımefendi idi. Kardeşim Hüseyin, Nevşehir’den bir kamyona; ev eşyalarımızı ve ilk maaşlarımı biriktirerek rahmetli Kemal Ağrı’dan aldığım, içinde hanım ve çocukların da bulunduğu 1963 model kırmızı vosvosumuzu yükletti ve Urfa’ya getirdi.

Tugayda tabip asteğmen olarak göreve başladım. Her ne kadar tank taburu kadrosunda olsam da, diğer sağlık personeli ile birlikte, destek kıtaları taburuna bağlı revirde çalışıyorduk. 5-6 hekim, 1-2 diş hekimi, 1 veteriner, 2 sağlık astsubayı ve 15-20 sıhhiye er ve eratından oluşan bir kadromuz vardı. Başımızda muvazzaf bir subay olmadığından, en kıdemli hekim aynı zamanda başhekim oluyordu ki bu bizim için bir şanstı.

Başladıktan bir hafta sonra, bir tatbikat birliğine sağlık ekibi olarak katıldık ve 15 gün kadar İslahiye-İskenderun bölgesinde arazi şartlarında kaldık. Kıdemli arkadaşlara, “Beni göndermeseniz olmaz mı, daha evimi bile yerleştiremedim” dediysem de “Bu işler acemilerden sorulur” diyerek işi bana yıktılar.

Askerlikten de iki hatıra nakledeyim:

Tugayımız yaklaşık 5.000 nüfuslu bir eğitim tugayı. Her 3 ayda bir  1.500 kadar acemi asker geliyor, eğitimi tamamlanan bir o kadar asker de görev birliklerine gönderiliyor. 1981 Mart celbinde gelen acemi askerler çadırlara yerleştirilmiş, genel muayeneden sonra ait oldukları birliklere dağıtılacaklar. Arkadaşım Dr. Abdullah Tekinşen’le beraber muayeneye başladık. Ben, sıhhiye çavuşumuzun tansiyonlarını ölçtüğü, belden yukarıları soyunuk askerleri muayene ediyorum, Abdullah Bey de evraklarını dolduruyor. Sıradaki k ızıl saçlı, gözlüklü ve çilli çocuğa takıldım; “Gözlüklü adam olsa olsa kaynakçı olur” dedim. Asker “Kaynakçıyım komutanım” dedi. “Kaynakçı da olsa olsa Nevşehirli olur” dedim. Asker, “Nevşehirliyim komutanım” demesin mi! “Deme oğlum, neresindensin bakayım” dedim. “Ucasarlıyım komutanım” deyince ağzım açık kaldı. “Ben seni niye tanımıyom ya?” deyince, “Ben Mırıllıların bacılarının oğluyum, Konya’da doğdum, büyüdüm, babam âmâ Hafız Tahir Hoca’dır. Adım Mustafa Pekgönül” dedi. “Birliğin hangisi Mustafa” diye sordum. “Topçu taburu komutanım” dedi. “Hapı yutmuşsun” diye takıldım. Mustafa’yı sıhhiye sınıfına alıp revirde görevlendirdik, sıhhiye onbaşı olarak rahat bir askerlik yaptı. Nereden nereye! Niyet hayır, akıbet hayır! Mustafa şu anda Konya’da hidrolik ekipmanları üreten bir firmanın sahibi.

Tugayımız mekanize özellikte bir birlik. Bünyesinde; 2 keşif, 2 top, 1 tank ve 1 destek kıtaları taburu var. Her taburda bir sağlık odası var. Sabah içtimadan önce bu noktalara birer hekim gidiyor, şikayeti olan hastaları muayene ediyor ve gerekli işlemleri yapıyor. Ben de bir sabah 1. topçu taburu muayene noktasına gittim. Yeni asker, Tarsus’lu kavruk bir delikanlı belinin çok ağrıdığını söyledi. Muayene ettim, ciddi bir şey göremedim. “Herhalde biraz zorlanmış” diye düşünerek bir hafta istirahat ve bir antiromatizmal verdim. Bir hafta sonra tekrar geldi ve “Hiç düzelmedi komutanım!” dedi. “Herhalde ilaç yetersiz kaldı” diyerek bir hafta daha istirahat verip ilacı değiştirdim. Bir hafta sonra değişen bir şey yok! “Acaba gözümden kaçan bir durum mu var” diye düşünerek revire götürdüm, filmini çektirdim, gene dişe dokunur bir şey yok! “Oğlum, seni yatıralım, haplar etkili olmadı, iğne ile tedavi edelim” deyince, “Ben iğne vurunmam komutanım” dedi. “Oğlum, böyle belin ağrıya ağrıya nasıl görev yapacaksın? Korkma, iğneni eli en hafif olan sıhhiyemiz Ergün Çavuş’a yaptırırız” dediysem de “ben iğne vurunmam komutanım” diye tekrarladı. “ O zaman yapacak bir şey yok oğlum” deyip sıhhiye erimize “Göreve” yaz dedim. Çocuk odadan çıkarken hafir bir sesle küfretti ama ben duydum. “Asker, gel buraya!” dedim. Yere bir battaniye serdirdim, sıhhiye erlerine “Yıkın şunu yere” deyip içlerinden en acemi olan askere, “Bir enjektöre Nova-S vit çek, en kalınından ve ucu dönmüş bir de iğne tak, sağ kalçasından yap” dedim. Novalgin ve C vitamini karışımı çok etkili bir antigribal etkiye sahiptir ama enjeksiyonu çok ağrılıdır. Sıhhiye dediklerimi yaptı, alttaki ofladı pofladı ama yapabileceği bir şey yok! “Hadi şimdi gidebilirsin” dedim. Çıkarken yine küfretmesin mi! “Akıllanmamış bu deyyus, yıkın tekrar” dedim ve sol kalçasına da aynı iğneyi yaptırdım. “Gidebilirsin, şimdi sövmek te serbest!” dedim. Herifte ne sövecek, ne de yürüyecek hal kalmıştı, topallaya topallaya uzaklaştı. Askere gelirken elini öpüp müsade istediğim rahmetli annem, “Sakın ha sakın bir askere el kaldırma oğlum! diye sıkı sıkı tembihlemişti. Askerlik sürem boyunca hiç bir askere el kaldırmadım ve anneme verdiğim sözü tuttum çok şükür!

Urfa’da çok güzel günlerimiz geçti, çok güzel arkadaşlıklarımız oldu. Hatta Urfa’da kalmayı bile düşündüm ama çocukların sosyal doku ile uyum problemleri olabilir endişesiyle vazgeçtim. Askerlikten ziyade, 8-5 mesaisi yapan bir memur pozisyonundaydık. Haftada bir, bir arkadaşın evinde çiğ küfte yiyoruz, bazen sıra gecelerine katılıyoruz. Sıra gecelerinde, daha önce hiç duymadığımız güzellikte kasideler ve türküler dinliyoruz. Hanendelerimiz, genellikle Ulu Cami’nin müezzinleri.

Kıtada bir yılımız dolunca teğmen rütbesine yükseldik ve son 2 ayımızı başhekim olarak tamamladık. Görevimiz bitince, gerek kıtadaki arkadaşlarımız gerek şehirdeki dostlarımız birer veda yemeği düzenlediler. Özellikle, tipik bir Urfa evinde yediğimiz son “İsot çömleği”nin tadı hala damağımdadır. Güzel Urfa’dan güzel hatıralarla ayrıldık. Urfa’yı bize sevdiren değerli insanlara çok teşekkür ediyorum. Bunlardan, özellikle kıymetli asker arkadaşım, Urfa eski sağlık müdürü merhum Dr. Münip Görgün’ü minnet ve rahmetle yad ediyorum. Hoşça kal Urfa! Daha sonra seni bir kaç kere daha ziyaret edebilmeyi umuyorum!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s