Cildiye mi-Deri Hastalıkları mı-Dermatoloji mi-Kozmetoloji mi?

Emekli bir öğretim üyesi olarak geriye doğru baktığımda nelerin ne kadar değiştiğini görüyor, bu değişikliklerden dolayı çoğu zaman üzülüyor, seyrek de olsa, bazen de seviniyorum. Diğer taraftan, hayatın her alanında kaçınılmaz olarak gerçekleşen bu değişiklerden, branşımızın da etkilenmesini normal karşılamak gerektiğini kabullenmeye çalışıyorum.

Malum olduğu üzere, Cildiye bir tıp branşı. Öyleyse önce “tıp” kelimesinden başlayalım! Öğretim üyeliğim süresince asistan ve öğrencilerime defalarca sorduğum “tıp kelimesinin kökeni nedir” sorusuna maalesef çok az istisna hariç doğru cevap alamadım. Sağlık bilim ve uygulamalarının ileri düzeyde geliştiği eski mısır medeniyetinin önemli şehirlerinden “Tebb” şehrinden geliyor “tıp” kelimesi. Tabip, tababet, tıbbiye, mütetabbip kelimeleri de bu ana kökten üretilmiş. “Hekim” kelimesi ise, hikmetle iş yapan tabip anlamına geliyor. Tabip ve hekim gibi iki güzel ve anlamlı kelime yerine ikame edilen “Doktor” kelimesi ise herhangi bir konuda uzmanlaşmış kişiyi ifade eden, daha yavan ve daha dar kapsamlı bir kelime!

Mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti çöküş aşamasına geçince, bunu önlemek amacıyla bir takım tedbirler almaya çalıştı. Bu tedbirlerden biri de, yetenekli gençlerini Avrupa’ya gönderip orada eğitim almalarını sağlamak ve ülkelerine bu yenilikleri getirmelerini temin etmekti. O zamanlar dünyanın süper gücü Fransa olduğundan, ilk yetişen modernizasyon ekipleri Fransa ve Fransızca’nın etkisinde kalmışlardır. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin öncülüğünde 14 Mart 1827’de açılan ilk modern tıp mektebi olan Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire’de eğitim, neredeyse 40 yıl süresince Fransızca olarak yapılmıştır. Türkiye’de modern dermatolojinin kurucusu kabul edilen Hulusi Behçet te temel eğitimini Fransızca olarak almıştır. Bizim kuşak ta dahil, eğitim aldığımız hocalar reçetelerini; Rx ile başlatmışlar, eau borique, pommade Wilkinson, soufre precipite, lotion tonique… şeklinde yazmışlardır. 

Dermatoloji eğitiminde Fransız etkisi 1935’lere kadar sürmüş, yaklaşık 15 yıl kadar devam eden bir Alman etkisinden sonra, halen devam eden İngiliz-Amerikan etkisine girilmiştir. Şimdilerde reçeteler; Rp ile başlıyor, hatta Rp’siz başlıyor, distillated water, precipitaded sulfure, tonic lotion şeklinde yazılıyor. Hatta son zamanda bunlar da unutulur oldu, her şey hazır, komprime! Bilgisayarda bazı tuşlara basıyoruz, yazdığımız ilacın krem mi, merhem mi olduğunu bile belirtme lüzumu duymuyoruz, işi eczacı kalfasının insafına burakıyoruz! Bu etki geçişlerini, esas çalışmalarını Alman etkisi döneminde yapmış olan merhum Hulusi Behçet’in fotoğraflarında net olarak görebiliriz; Birinci fotoğraf, Fransız etki dönemine, ikinci fotoğraf ise Alman etki dönemine ait!

https://admin.biyografya.com/_docs/photos/eb9509409e060640908b98004d738aa3.jpg
Arlet Natali AVAZYAN on Twitter: "Ord. Prof. Dr. Hulûsi Behçet (1889-1948)  Dünyada 'Behçet Hastalığı' adıyla bilinen hastalığı bulmuştur.  http://t.co/YVsoF5mtFZ"

Önceleri iştigal alanımız “Emraz-ı Cildiye ve Tenasüliye” idi. Toplumda frengi yayılınca adımız biraz değişip “Emraz-ı Cildiye ve Efrenciye” oldu. İki isim birleştirilip “Emraz-ı Cildiye, Efrenciye ve Tenasüliye” şeklinde de kullanıldı. Zamanla “Emraz-ı Cildiye ve Zühreviyye” ve  “Emraz-ı Zühreviyye” öne çıkar gibi oldu ama fazla rağbet görmedi. Sonra, sırasıyla; “Cildiye”, “Cilt ve Zührevi Hastalıklar”, “Deri ve Zührevi Hastalıkları”, “Dermatoloji ve Veneroloji” ve son olarak ta “Dermatoveneroloji” alanında karar kıldık derken son trend karşımıza “Dermatoloji, Veneroloji ve Kozmetoloji” olarak çıktı. Bu hareketliliğin nerede duracağını da kimse kestiremiyor. Gidişat, “Kozmetoloji”nin alana tümüyle hakim olacağını gösteriyor sanki!

Bütün bu değişimler sırasında; “cilt” kelimesinde saklı inceliği kaybettiğimizi, “deri”nin kimde bulunduğunu, insana yakışıp yakışmadığını fark bile etmedik. Değişim ve yenilenme iyidir amma, eskiye ait güzellikler muhafaza edilerek yapılırsa daha da iyidir!

Cinsel yolla bulaşan hastalıkları tarif ederken kullandığımız Veneryan ve Zührevi gibi kelimelerle doğrudan kadını suçlu ilan ettiğimizi hiç mi hiç düşünmedik! Topluma bu hastalıkları yayan suçlu, erkek değil, Venüs veya Zühre, yani kadın idi! 

Öğretim üyesi iken; gerek asistanlarımızla, gerek stajyerlerimizle “Kayısı Bahçesi’nde “ferfene” yapardık. Bir öğle arası, herkesin önceden evinde hazırladığı bir nevale ile ortaklaşa hazırladığı öğle yemeğimizi, serdiğimiz kilim üzerinde yedikten sonra çevre keşfine çıkardık. Kara yosunları ile alglerin simbiyotik yaşama şekli olan likenleri inceler, “liken” kelimesinin tabiattan Cildiye’ye buradan geçtiğini öğrenirdik. Cemrelerin düşme zamanında ortaya çıkan çiğdemleri ve navruzları araştırır, özellikle çiğdemlerin kökünde bulunan “kolşisin”in tıpta ve dermatolojide, özellikle de Behçet Hastalığı’nda kullanımını tartışırdık. Isırgan otu (ürtika) ile “ürtiker”in alakasını konuşurduk. Ağaçlardan toplayıp yediğimiz bademlerden elde edilen yağın (huile d’amande) Cildiye’de nerelerde kullanıldığını anlatırdık. Gördüğümüz köstebek yığınlarından hareketle, halkımızın “skrofuloderma”ya güzel bir yakıştırma ile “sıraca” dediğini hatırlardık. “Lupus”un kurt anlamına geldiğini konuşurduk. Bit yumurtasına niye “sirke” dendiğini tartışırdık. Deniz sahilinden topladığımız deniz canlılarına ait kabuklara “sedef” dendiğini, süslemecilikte değerli bir materyal olmasının yanısıra, meşhur hastalığımız psöriazis’e de isim babalığı yaptığını bilgi dağarcığımıza katardık.

Vizitlerde; “Tabib-i hâzık” olmamız gerektiğini, “Vücudun en büyük organı”nı, “taburcu olmak” deyiminin kökenini, “Türk Tıbbının 3 Behçeti”ni (Tanzimat dönemi Osmanlı Sağlık Bakanı Mustafa Behçet Efendi-Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet-Cumhuriyet Dönemi Sağlık Bakanlarından Dr. Behçet Uz), paterji testini, tüplerin boğazından değil altından başlayarak sıkılması gerektiğini, “Sifiliz”e niye “Frengi dendiğini, Florence Nightingale ile sifiliz arasındaki bağlantıyı, cüzzamlılarda bitin barınamadığını, “kehle-i ikbal”i, miskinler tekkesi denen yerlerin, lepralı hastalar için hazırlanmış şefkatli karantina merkezleri olduğunu, deri hastalıklarında sıklıkla kullanılan halk hekimliği uygulamalarını, gerektiğinde bunlardan da istifade edebileceğimizi, Rx ile Rp arasındaki farkları… dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışırdık.

Bütün bu “hurda malumat”ı niye anlattım? Atalarımız, “kem âlât ile kemâlât olmaz” demişler! Değerli meslektaşlarım! Sadece “Kitab”ı okumakla mükemmelliği yakalamamız pek mümkün görünmüyor. Kitabın yanında okunması ve örnek alınması gereken iki önemli kaynak daha var: “Kainat (tabiat) Kitabı ve İnsan Kitabı”. Ancak bu 3 Kitabı birlikte okuduğumuz ve ders çıkardığımız takdirde her alanda kemalata ulaşabiliriz. 

Yukardaki kırık-dökük bilgilerle size bir nebze de olsa faydalı olabildiysem ne mutlu bana! Hepinize sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim!

Dr. Mustafa Şenol (Emekli Cildiye Mütehassısı)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s