Çok değerli ağabeyim, hocam ve meslektaşım Dr. Atilla Özcan’dan naklen:
Son devir Bursa evliyâsından, merhum Kâdirî Şeyhi Hacı Cânib Efendi (Ahmet Cânib Özbayraktar), sohbetlerinde sık sık şöyle buyururmuş:
– Evlatlarım, öyle bir Allâh’ımız var ki, “bahâne Allâh’ı, bahâne”. Kullarını Cennet’e atıvermek için bahâneler arar:
– Bu kulum, bir başka kuluma yardım etse de Cennet’e atıversem!
– Şu kulum, bir mahlûkuma merhamet gösterse de Cennet’e atıversem!
– O kulum, yoldaki bir engeli kaldırsa da Cennet’e atıversem!
– Öbür kulum, bir kuluma gülümsese de Cennet’e atıversem!
– Diğer kulum, yapmayı düşündüğü bir kötülükten vazgeçse de Cennet’e atıversem!
– Başka bir kulum, iyi bir şey yapmaya niyetlense de Cennet’e atıversem!
– …
Böyle bir Allâh’ı olup ta Cennet’e gidemeyen müslümâna ne diyeyim!
Yazar: Prof. Dr. Mustafa Şenol
İnsanoğlu kuş misâli!
Vakt-i zamânında, miskinler tekkesinin bir odasında iki miskin yaşarmış. Yıllarca, birisi pencere kenarında, diğeri duvar dibinde oturmuş. Günün birinde, köşede oturan, pencere kenarında oturana: “Birâder, yıllardan beri sen orada ben burada, canımız sıkıldı! Tebdîl-i mekanda ferahlık vardır derler! Gel seninle bir yer değiştirelim!” demiş. “Hay hay birâder! Hadi başlayalım!” demiş öteki miskin.
Harekete geçmişler! Santim santim, milim milim, tam bir sene sonra köşedeki pencere kenarına, pencere kenarındaki de köşeye yerleşmiş. Pencere kenarının yeni sâkini: “İnsan bu, kuş misâli derlerdi de inanmazdım arkadaş! Geçen sene nerdeydiik, bu sene nerdeyiz!” diye hayretini ifâde etmiş. İşte o günden sonra “İnsanoğlu kuş misâli” deyimi, hayret edilecek hızdaki yer değişikliklerini tanımlamak üzere dilimize yerleşmiş!
Kehle-i ikbal!
Zamânın Diyarbakır Vâlisi Rüstem Paşa, başarılı kariyere sâhip, istikbâli parlak bir vezirdir. Onun ileride sadrazam olacağını tahmîn eden Hürrem Sultan, kızı Mihrimah Sultanı Rüstem Paşa’ya vermeyi kafasına koyar ve Sülüman’ın aklını da bu işe yatırır. Bunu duyan muarızları, Kânûnî’nin kulağına Paşa’nın cüzzamlı olduğunu fısıldarlar. Kafası karışan Kânûnî, hekimbaşını çağırır ve durumu aydınlatmasını ister. Hekimbaşı hemen bir adamını haberci kılığında Diyarbakır’a koşturur. Yemek sırasında Paşa’nın sakalında bir bitin dolaştığını gören haberci, müjdeli haberi hemen hekimbaşına ulaştırır. Hekimbaşı da, bu güzel haberi Pâdişâh’a iletir: “Müjde Haşmetlu Pâdişâhım! Paşa’nın sakalında kehle görülmekle cüzzamlı olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu illeti taşıyanlara kehle yaklaşmaz”!
Böylelikle Rüstem Paşa, önce dâmat ve daha sonra da vezîr-i âzam olur. Zamânın şâiri de “kehle-i ikbal” (iktidar yolunu açan bit) başlıklı şiiri ile târihe notunu şöylece düşer!
“Olıcak kişinin bahtı açık, tâlii yâr!
Kehlesi dahî anın, mahallinde işe yarar!”
Bit değul, piredur!
Geçmişte şartlar gereği toplumda bitlenme veya pirelenme olaylarına oldukça sık rastlanırmış. Yerine göre bitlenmek, yerine göre de pirelenmek daha mâkul kabul edilmiştir.
İdris Temel’in başında bit görmüş: “Ula Temel, kafanda bit gördüm”! “Bit değul, piredur”! “Ula pireler çift çift gezerler, senunki tek gezeyi”! “Bekaridur”! “Ula pireler zıp zıp zıplarlar, senunkinde hiç hareket, bereket yok”! “Topalidur”! “Ula pireler siyah olur, senunki bembeyaz”! “İhtiyaridur”!
Ala canlı!
Of’lu Hoca, acemiliğinde bir köye imam durmuş. Abdesti, namazı, orucu az buçuk biliyormuş ama cenâze yıkamayı bilmiyormuş! Habire duâ ediyor, “Yarabbim, ne olur cenâze zuhûr etmeye” diye yalvarıyormuş! Amma, olmayacak duâ! Dede Korkut ne demiş: “Gidimli gelimli dünyâ, ölümlü kalımlı dünyâ”! Gün olmuş bir cenâze zuhûr etmiş! Yıkanmak üzere câmiye getirmişler. Hocafendi, “Alın gasilhâneye” demiş, almışlar! “Koyun teneşire” demiş, koymuşlar! “Çıkın dışarıya” demiş, “Hocam, eski hocalar cenâze yıkarken biz yardım ederdik” demişler! “Olmaz! Cenâzenin yanında hocadan başkasının bulunması mekruhtur” deyip cemaati dışarı çıkarmış. Cenâzeyi alel usul yıkayıp kefenlemiş, götürüp gömmüşler! Bir böyle, iki böyle, üç böyle! Milleti almış bir merak! Acabâ bu hoca içeride cenâzelerimize ne yapıyor? Bunu öğrenmek için, köyün gençlerinden biri mahsustan ölmüş! “Hocafendi cenâzemiz var”! “Alın içeriye, koyun teneşire, çıkın dışarıya”!
Of’lu Hoca, almış eline suyu, lifi, sabunu, başlamış yavaş yavaş cenâzeyi yıkamaya! Cenâze de biraz sonra başlamış yavaş yavaş canlanmaya! Hoca bakmış cenâze diriliyor, basmış boğazına! Bildiğince yıkamış, kefenlemiş, dışarıya seslenmiş: “Bana bakın! Bir daha cenâzeyi iyice ölmeden, böyle “ala canlı” getirmeyin! İçeride öldürünceye kadar ne çektim”!
İlim başka, irfan başka!
Ömer Seyfettin, İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat muallimi! Birinci Dünyâ harbinin en civcivli zamânı! Müstahdem Dursun Efendi, sabah çaylarını getirmiş, tabaklarda iki tâne siyah kuru üzüm! Hazretin dilinde yukarıdaki tekerleme, habire tekrarlıyor: “Mîrim! İlim başkaa, irfan başka, âlim başkaa, ârif başka”. Arkadaşları îtiraz ediyor: “Olur mu Hocam! İlim ile irfan aynı şeydir, âlim kişi aynı zamanda âriftir”. Ömer Seyfettin: “Sabredin muhterem muallimler! Ben size bu sözümü ispât edeceğim” diye cevap veriyor.
Bir sabah, heyecanla, ellerini çırparak muallimler odasına giriyor ve: “Müjde arkadaşlar, Avusturya’dan üç vagon dolusu şeker yola çıkmış, haftaya İstanbul’da. Bundan böyle, çayı şekerle içeceğiz” deyince öğretmenler sevinçle yerlerinden zıplıyorlar! O sırada Dursun Efendi bermûtad kuru üzümlü çayları öğretmenlere dağıtmaya başlamış. Ömer Seyfettin aynı heyecanla: “Dursun Efendi! Duydun mu? Avusturya’dan üç vagon şeker geliyormuş. Bundan sonra tabaklara kuru üzüm yerine şeker koyacaksın” demiş. Dursun Efendi istifini hiç bozmadan: “Duy da inanma Beyim! Alaman’ın çizmesi altında çiğnenen adamlar şekeri nerden bulacak! Bulsa, niye sana göndersin, kendisi yer” diye cevaplamış. Hazret sevinçle taşı gediğine koymuş: “İşte arkadaşlar, sözümü ispatladım! Sizler ilim adamısınız, lâkin ölçüp biçmeden sözüme hemen inandınız! Dursun Efendi ise ilim değil amma irfan sâhibi! Basit bir akıl yürütme ile sözlerimin gerçek olamayacağı sonucuna vardı. Demek ki neymiş! İlim başkaa, irfan başka, âlim başkaa, ârif başka”.
İlm-i Siyâset
Vakt i zamânında, zeki bir köy çocuğu, zamânın usûlünce meşhur bir âlime talebe olmuş. Yıllarca hocasının önünde diz kırmış, anlattıklarını dikkatle dinlemiş, öğütlerine harfiyyen uymaya çalışmış.
On yılı geçkin bir zaman, bu minval üzere tedrîsatına devam etmiş. Sonunda, hocasındaki bütün ilmi aldığına, artık ondan alacak bir şey kalmadığına kanaat getirmiş ve hocasının huzûruna çıkmış: “Hocam Allah sizden râzı olsun! Bana bütün bildiklerinizi öğrettiniz! Artık icâzetemi verseniz de, memleketime dönüp kendi dergâhımı açsam, insanlara sizden öğrendiğim bilgileri aktarmaya başlasam!” deyip müsâde istemiş. Hocası, “haklısın oğlum, bendeki bütün bilgileri öğrenmiş durumdasın! Yalnız, sana öğretmem gereken bir ilim daha var: İlm-i siyâset! Altı ay kadar daha sabret, o ilmi de öğreteyim, icâzetini ondan sonra vereyim” demiş. Talebe, “ Hocam, biz âhiret adamlarıyız, siyâsetle miyâsetle ne işimiz olur” diye îtiraz etmiş. Hocası, “oğlum, öyle değil, ilm-i siyâset, en az sana öğrettiğim ilimler kadar önemlidir, biraz daha sabret” dediyse de, bizim tâze âlim ısrar etmiş. Talebesini kıramayan Hocaefendi, mecbûren icâzetnâmesini vermiş ve “Allah yolunu açık etsin! İşini gücünü rast getirsin!” dualarıyla yolculamış.
Eski talebe, yeni âlim, heyecanla memleketine doğru yola koyulmuş. Bir Cumâ günü, yolu bir köy câmisine rastlamış. “Burada Cumâ namazını edâ edeyim, ondan sonra yola devâm ederim” diyerek câmiye girmiş.
Bakmış ki kürsüde pîr-i fâni bir hoca vaaz veriyor. Vâiz, öyle etkili ve akıcı konuşuyor ki, cemaat hüngür hüngür ağlıyor. Fakat söylediklerinin büyük kısmı yanlış! Tâze âlim, bir sabretmiş, iki sabretmiş, sonunda dayanamamış ve ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Bu hocanın söylediklerinin çoğu yanlış! Şöyle söyledi, böyle olacak! Böyle dedi, şöyle olacak! Şurası böyle olmalıydı, burası şöyle olmalıydı” diye hocanın yanlışlarını saymaya başlamış. Kürsüdeki vâiz, hiç istifini bozmamış, bizimkinin sözlerini bitirmesini beklemiş. Sonra cemaate: “bu kişi zındıktır, haddini bildirmek te sizin vâzifenizdir” demiş. Fetvâyı duyan cemaat, tâze âlimin üzerine çullanmış, bir güzel dövdükten sonra câmiden dışarı atmışlar.
Acemi âlim, “bu nasıl iş, doğru söyledik, bir araba dayak yedik” diye söylenirken, hocasının ilm-i siyâsetle ilgili olarak söylediklerini hatırlamış. Süklüm püklüm geri dönmüş ve yaşadıklarını hocasına anlatmış. Hocasından altı ay kadar ilm-i siyâseti öğrendikten sonra aynı yoldan köyüne gitmek üzere yola koyulmuş. Gene bir Cumâ vakti, yolu aynı köy câmisine düşmüş. Kıyâfetini ve görüntüsünü değiştiren âlimimiz, bu sefer vâizi hiç ses çıkarmadan sonuna kadar dinlemiş. Vaaz bitince ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Ben bir seyyahım, çok memleket gezdim, çok vaaz dinledim. Sizin bu hocanız kadar âlim, bu hocanız kadar fâzıl, bu hocanız kadar mübârek bir vâiz görmedim. Bu hocafendinin saçından- sakalından bir tüy, bir kıl taşıyan kişi mutlakâ cennetliktir” deyip oturmuş.
Bu fetvâyı duyan cemaat, hurraa deyip hocanın üstüne çullanmış! Bir dakka içinde hocayı yolunmuş tavuğa çevirmişler!
Tâze âlim, ilm-i siyâsetin ne kadar lüzumlu ve önemli bir ilim olduğunu bizzat tecrübe etmenin rahatlığı ile yoluna devâm etmiş!
Okumuşun Hâli
Aksaray’da çalışırken, çok samîmi arkadaşlığı ile bizi mesrûr eden değerli kardeşim Eşref Timuçin’den naklen:
Kurt, tilki ve katır arkadaş olmuşlar. Zaman içinde samîmiyetleri iyice ilerlemiş, yedikleri-içtikleri ayrı gitmez bir hâle gelmiş. Yaz ve güz boyunca bu arkadaşlık güçlenerek devâm etmiş. Berâber gülmüşler, berâber eğlenmişler, berâber üzülmüşler, berâber ağlamışlar.
Gel gelelim, cicim ayları bitmiş, kış bütün şiddeti ile hükmünü icrâ etmeye başlamış. Tipili-boranlı bir gün, canlarını bir mağaraya zor atmışlar. Tipi öyle şiddetli imiş ki, mağaranın ağzını kütüklemiş, kürtünlemiş ve kapatmış. Öyle ki, açılması ancak aylar sonra baharın gelmesi ile mümkün.
Birkaç gün mağaranın içindeki otlarla, çöplerle, kağıt parçalarıyla idâre etmişler. Lâkin, kısa sürede havuzun suyu çekilmiş, deniz bitmiş. Bizim kafadarlar başlamışlar kara kara düşünmeye! Canlarını kaybetmeden baharı nasıl bulacaklar!
Katırın açlıktan bîtap düştüğü ve halsiz şekilde köşeye çöktüğü bir sırada, tilki kurdu bir kenara çekmiş ve katırı göstererek yavaşça, “şunu yiyelim, aksi halde hepimiz ölüp gideceğiz” demiş. Kurt, “nasıl olacak o iş” diye sormuş. Tilki, “sen işi bana bırak, yârın ben bir punduna getirir lafı açarım, yaşça en büyük olanımızı yiyelim derim. Biz yaşlarımızı küçük söyleriz, katır gerçek yaşını söyler, böylece onu yeriz” demiş.
Ertesi gün tilki, uygun bir fırsatta söze girmiş: “Arkadaşlar, hiç temenni etmem amma, görünen o ki, bu mağarada ölüp gideceğiz. Dostluk, arkadaşlık, ahbaplık, böyle günlerde belli olur. Gün fedâkarlık günüdür! Birimiz, bir fedâkarlık yapsın! O’nu yiyelim, hiç olmazsa diğer ikimiz hayatta kalmış oluruz”. Katır, “hay hay” demiş, “yalnız, kimi yiyeceğimizi nasıl tespit edeceğiz”. Tilki, “yaşlarımızı söyleyelim, dünyada en çok kalan olması hasebiyle, en büyük olanımızı yiyelim” demiş. Katır, “bence münâsip. Tilki kardeş sen kaç yaşındasın” diye sormuş. Tilki, “ iki” demiş. “Kurt kardeş, sen kaç yaşındasın” diye sormuş katır. Kurt “üç” diye cevaplamış. “Peki, sen kaç yaşındasın katır kardeş” diye sormuş tilki. Katır, “benim okumam yok, kaç yaşında olduğumu bilmiyorum. Yalnız, annem doğduğumda sağ arka ayağımın altına doğum târihimi yazmış. Biriniz okusun da yaşımı öğrenelim, ona göre kimi yiyeceğimize karar verelim” demiş. Başına geleceği hisseden tilki, “benim de okumam yok” deyip kenara çekilmiş.
Kurt heyecanla atılmış: “Ben okurum”. Katır sağ arka ayağını kaldırmış, kurt da okumak üzere iyice eğilmiş. Tam okuyacağı sırada, katırın çiftesini yediği gibi karşı duvara yapışmış ve cansız postu yere serilmiş. Tilki başlamış gülmeye. Katır “niye gülüyorsun” diye sormuş. Tilki, “okumuşun hâline gülüyorum” diye cevaplamış!
Elim titrer!
Bağdat pâdişâhı kuyumcubaşını çağırtmış! “Kuyumcubaşı, Sultan Hanım’ın doğum günü yaklaşıyor! Git, çarşıyı pazarı dolaş, dünyânın en değerli mücevherini bul getir, doğum gününde kendisine hediye edeyim” demiş. “Bâşüstüne haşmetli pâdişâhım” diyen kuyumcubaşı, Bağdat çarşısını dolaşmış, sormuş, soruşturmuş, elinde portakal büyüklüğündeki bir elmas ile pâdişâhın huzûruna çıkmış. “Bu ne kuyumcubaşı?” “Emrettiğiniz üzere, dünyânın en değerli mücevheri azametli pâdişâhım”! “Oğlum, Hanım Sultan bunu ne yapacak? Yenilmez, içilmez! Bâri buna bir kulp taktır da, gerdanlık veya kolye niyetine boynuna taksın”!
“Bâşüstüne Efendimiz” diyen kuyumcubaşı, Bağdat Çarşısı’nın en usta kuyumcusunun kapısını çalmış! “Selamünaleyküm Nûman Ustam”! “Aleykümselâm kuyumcubaşım! Hayrola, hangi rüzgar attı sizi buralara”? “Ustam, şu elmasa bir kulp takılacak, sebeb-i ziyâretim budur”! Elması alan ustanın elleri titremeye başlamış! “Ben buna delik açamam kuyumcubaşı”! “Niye ustam”? “O kadar kıymetli ki, elim titrer, ufacık bir hatâ kırılmasına yol açar, bu da pâdişâhımızın hiç hoşuna gitmez herhalde”! “Pekî ne yapacağız”? “Şam’da benim ustam Hâlit Usta var, bir de ona gösterseniz”!
Kuyumcubaşı pürtelaş Şam yolunu tutmuş! Araya sora Hâlit Usta’yı bulmuş, merâmını anlatmış. Elması gören Hâlit Usta’nın da elleri titremeye başlamış ve: “Ben buna, değil delik açmak, elimi bile süremem”! demiş. “Ne yapacağız ya”? “Bu işi yapsa yapsa, Hindistan’daki ustaların ustası Gulam Ahmet Usta yapabilir, bir de ona gösterin”!
Kuyumcubaşı süklüm püklüm geri dönmüş, durumu pâdişâha arzetmiş. Pâdişah küplere binmiş! “Sana 15 gün müsâde! Bu işi hallettin hallettin, yoksa kelleni alırım”! demiş.
Kuyumcubaşı can havliyle Hindistan’ın yolunu tutmuş! Zahmetli bir yolculuktan sonra ustaların ustasını bulmuş, durumu anlatmış! “Aman ustam, ocağına düştüm, bu işi yapsan yapsan sen yaparmışsın! Şu elmasa bir delik aç ta başımı kurtarayım”! demiş. Usta, içeride çalışmakta olan çırağına seslenmiş! “Abdullah”! “Buyur ustam”! “Şunu del de getir”! “Bâşüstüne ustam”! Elması alan çırak, içeri geçmiş, tık diye delmiş, geri getirmiş! “Ustam ne yaptın”? “Bu elması ben de delemezdim, çünkü kıymetini biliyorum. Çırağım ise devamlı yaptığı, sıradan bir iş olarak gördü ve deldi getirdi”! demiş.
Boru yetmedi!
Biri matematikçi, biri kimyâcı, biri de fizikçi üç bilim adamı ava çıkmışlar. Derken hava birdenbire bozmuş, tipiden göz gözü görmez olmuş. O hengâmede bir kulübeye kendilerini zor atmışlar. Sığındıkları evin sâhibi Ahmet Ağa, üç avcıyı bir odaya almış, odun sobasını parlattıktan sonra: “Siz ısınadurun, ben içeriden Allah ne verdiyse bir şeyler hazırlayayım” deyip dışarı çıkmış. Bizimkiler biraz ısınınca bilim adamlıkları depreşmiş. Bakmışlar ki, soba bir taşın üzerine kurulmuş. Hemen bilimsel açıklamalara girişmişler. Matematikçi: “Bu adam çok esaslı matematik biliyor. Sobanın optimal yanması için gerekli bütün hesaplamaları doğru bir şekilde yapmış, sinüsü, kosinüsü, tanjantı, kotanjantı ayarlamış ve sobayı taşın üzerine kurmuş” demiş. Kimyâcı: “Olur mu? Bu adam esaslı kimyâ biliyor. Optimal yanma için gerekli kimyâsal formülleri hesaplamış, hidrojen, oksijen, azot, karbondioksit oranlarını en uygun bulduğu pozisyona sobayı yerleştirmiş” yorumunu yapmış. Fizikçi aşağı kalır mı! “Yok arkadaşlar! Bu adam esaslı fizik biliyor. Enerjinin sakınımı kânununu, hava akım yönlerini, optimal yanma yüksekliğini hesaplamış, sobanın altına taşı yerleştirmiş” açılımını getirmiş. Biraz sonra Ahmet Ağa, elinde bir tepsi ile içeri girmiş ve “Buyurun, acıkmışsınızdır” demiş. Bilim adamları bir taraftan tepsidekileri temizlerlerken, bir taraftan da ev sâhibine sormuşlar: “Ahmet Ağa! Biz kendimizce bazı bilimsel yorumlar yaptık amma, bir de sana soralım! Sobayı niye taşın üstüne koydun?”. Ahmet Ağa bütün sâfiyetiyle: “Niye olacak Beyim! Boru yetmedi de!”demiş.