Bit değul, piredur!

Geçmişte şartlar gereği toplumda bitlenme veya pirelenme olaylarına oldukça sık rastlanırmış. Yerine göre bitlenmek, yerine göre de pirelenmek daha mâkul kabul edilmiştir.
İdris Temel’in başında bit görmüş: “Ula Temel, kafanda bit gördüm”! “Bit değul, piredur”! “Ula pireler çift çift gezerler, senunki tek gezeyi”! “Bekaridur”! “Ula pireler zıp zıp zıplarlar, senunkinde hiç hareket, bereket yok”! “Topalidur”! “Ula pireler siyah olur, senunki bembeyaz”! “İhtiyaridur”!

Ala canlı!

Of’lu Hoca, acemiliğinde bir köye imam durmuş. Abdesti, namazı, orucu az buçuk biliyormuş ama cenâze yıkamayı bilmiyormuş! Habire duâ ediyor, “Yarabbim, ne olur cenâze zuhûr etmeye” diye yalvarıyormuş! Amma, olmayacak duâ! Dede Korkut ne demiş: “Gidimli gelimli dünyâ, ölümlü kalımlı dünyâ”! Gün olmuş bir cenâze zuhûr etmiş! Yıkanmak üzere câmiye getirmişler. Hocafendi, “Alın gasilhâneye” demiş, almışlar! “Koyun teneşire” demiş, koymuşlar! “Çıkın dışarıya” demiş, “Hocam, eski hocalar cenâze yıkarken biz yardım ederdik” demişler! “Olmaz! Cenâzenin yanında hocadan başkasının bulunması mekruhtur” deyip cemaati dışarı çıkarmış.  Cenâzeyi alel usul yıkayıp kefenlemiş, götürüp gömmüşler! Bir böyle, iki böyle, üç böyle! Milleti almış bir merak! Acabâ bu hoca içeride cenâzelerimize ne yapıyor? Bunu öğrenmek için, köyün gençlerinden biri mahsustan ölmüş! “Hocafendi cenâzemiz var”! “Alın içeriye, koyun teneşire, çıkın dışarıya”!
Of’lu Hoca, almış eline suyu, lifi, sabunu, başlamış yavaş yavaş cenâzeyi yıkamaya! Cenâze de biraz sonra başlamış yavaş yavaş canlanmaya! Hoca bakmış cenâze diriliyor, basmış boğazına! Bildiğince yıkamış, kefenlemiş, dışarıya seslenmiş: “Bana bakın! Bir daha cenâzeyi iyice ölmeden, böyle “ala canlı” getirmeyin! İçeride öldürünceye kadar ne çektim”!

İlim başka, irfan başka!

Ömer Seyfettin, İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat muallimi! Birinci Dünyâ harbinin en civcivli zamânı! Müstahdem Dursun Efendi, sabah çaylarını getirmiş, tabaklarda iki tâne siyah kuru üzüm! Hazretin dilinde yukarıdaki tekerleme, habire tekrarlıyor: “Mîrim! İlim başkaa, irfan başka, âlim başkaa, ârif başka”. Arkadaşları îtiraz ediyor: “Olur mu Hocam! İlim ile irfan aynı şeydir, âlim kişi aynı zamanda âriftir”. Ömer Seyfettin: “Sabredin muhterem muallimler! Ben size bu sözümü ispât edeceğim” diye cevap veriyor.
Bir sabah, heyecanla, ellerini çırparak muallimler odasına giriyor ve: “Müjde arkadaşlar, Avusturya’dan üç vagon dolusu şeker yola çıkmış, haftaya İstanbul’da. Bundan böyle, çayı şekerle içeceğiz” deyince öğretmenler sevinçle yerlerinden zıplıyorlar! O sırada Dursun Efendi bermûtad kuru üzümlü çayları öğretmenlere dağıtmaya başlamış. Ömer Seyfettin aynı heyecanla: “Dursun Efendi! Duydun mu? Avusturya’dan üç vagon şeker geliyormuş. Bundan sonra tabaklara kuru üzüm yerine şeker koyacaksın” demiş. Dursun Efendi istifini hiç bozmadan: “Duy da inanma Beyim! Alaman’ın çizmesi altında çiğnenen adamlar şekeri nerden bulacak! Bulsa, niye sana göndersin, kendisi yer” diye cevaplamış. Hazret sevinçle taşı gediğine koymuş: “İşte arkadaşlar, sözümü ispatladım! Sizler ilim adamısınız, lâkin ölçüp biçmeden sözüme hemen inandınız! Dursun Efendi ise ilim değil amma irfan sâhibi! Basit bir akıl yürütme ile sözlerimin gerçek olamayacağı sonucuna vardı. Demek ki neymiş! İlim başkaa, irfan başka, âlim başkaa, ârif başka”.

İlm-i Siyâset

Vakt i zamânında, zeki bir köy çocuğu, zamânın usûlünce meşhur bir âlime talebe olmuş. Yıllarca hocasının önünde diz kırmış, anlattıklarını dikkatle dinlemiş, öğütlerine harfiyyen uymaya çalışmış.
On yılı geçkin bir zaman, bu minval üzere tedrîsatına devam etmiş. Sonunda, hocasındaki bütün ilmi aldığına, artık ondan alacak bir şey kalmadığına kanaat getirmiş ve hocasının huzûruna çıkmış: “Hocam Allah sizden râzı olsun! Bana bütün bildiklerinizi öğrettiniz! Artık icâzetemi verseniz de, memleketime dönüp kendi dergâhımı açsam, insanlara sizden öğrendiğim bilgileri aktarmaya başlasam!” deyip müsâde istemiş. Hocası, “haklısın oğlum, bendeki bütün bilgileri öğrenmiş durumdasın! Yalnız, sana öğretmem gereken bir ilim daha var: İlm-i siyâset! Altı ay kadar daha sabret, o ilmi de öğreteyim, icâzetini ondan sonra vereyim” demiş. Talebe, “ Hocam, biz âhiret adamlarıyız, siyâsetle miyâsetle ne işimiz olur” diye îtiraz etmiş. Hocası, “oğlum, öyle değil, ilm-i siyâset, en az sana öğrettiğim ilimler kadar önemlidir, biraz daha sabret” dediyse de, bizim tâze âlim ısrar etmiş. Talebesini kıramayan Hocaefendi, mecbûren icâzetnâmesini vermiş ve “Allah yolunu açık etsin! İşini gücünü rast getirsin!” dualarıyla yolculamış.
Eski talebe, yeni âlim, heyecanla memleketine doğru yola koyulmuş. Bir Cumâ günü, yolu bir köy câmisine rastlamış. “Burada Cumâ namazını edâ edeyim, ondan sonra yola devâm ederim” diyerek câmiye girmiş.
Bakmış ki kürsüde pîr-i fâni bir hoca vaaz veriyor. Vâiz, öyle etkili ve akıcı konuşuyor ki, cemaat hüngür hüngür ağlıyor. Fakat söylediklerinin büyük kısmı yanlış! Tâze âlim, bir sabretmiş, iki sabretmiş, sonunda dayanamamış ve ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Bu hocanın söylediklerinin çoğu yanlış! Şöyle söyledi, böyle olacak! Böyle dedi, şöyle olacak! Şurası böyle olmalıydı, burası şöyle olmalıydı” diye hocanın yanlışlarını saymaya başlamış. Kürsüdeki vâiz, hiç istifini bozmamış, bizimkinin sözlerini bitirmesini beklemiş. Sonra cemaate: “bu kişi zındıktır, haddini bildirmek te sizin vâzifenizdir” demiş. Fetvâyı duyan cemaat, tâze âlimin üzerine çullanmış, bir güzel dövdükten sonra câmiden dışarı atmışlar.
Acemi âlim, “bu nasıl iş, doğru söyledik, bir araba dayak yedik” diye söylenirken, hocasının ilm-i siyâsetle ilgili olarak söylediklerini hatırlamış. Süklüm püklüm geri dönmüş ve yaşadıklarını hocasına anlatmış. Hocasından altı ay kadar ilm-i siyâseti öğrendikten sonra aynı yoldan köyüne gitmek üzere yola koyulmuş. Gene bir Cumâ vakti, yolu aynı köy câmisine düşmüş. Kıyâfetini ve görüntüsünü değiştiren âlimimiz, bu sefer vâizi hiç ses çıkarmadan sonuna kadar dinlemiş. Vaaz bitince ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Ben bir seyyahım, çok memleket gezdim, çok vaaz dinledim. Sizin bu hocanız kadar âlim, bu hocanız kadar fâzıl, bu hocanız kadar mübârek bir vâiz görmedim. Bu hocafendinin saçından- sakalından bir tüy, bir kıl taşıyan kişi mutlakâ cennetliktir” deyip oturmuş.
Bu fetvâyı duyan cemaat, hurraa deyip hocanın üstüne çullanmış! Bir dakka içinde hocayı yolunmuş tavuğa çevirmişler!
            Tâze âlim, ilm-i siyâsetin ne kadar lüzumlu ve önemli bir ilim olduğunu bizzat tecrübe etmenin rahatlığı ile yoluna devâm etmiş!

Elim titrer!

Bağdat pâdişâhı kuyumcubaşını çağırtmış! “Kuyumcubaşı, Sultan Hanım’ın doğum günü yaklaşıyor! Git, çarşıyı pazarı dolaş, dünyânın en değerli mücevherini bul getir, doğum gününde kendisine hediye edeyim” demiş. “Bâşüstüne haşmetli pâdişâhım” diyen kuyumcubaşı, Bağdat çarşısını dolaşmış, sormuş, soruşturmuş, elinde portakal büyüklüğündeki bir elmas ile pâdişâhın huzûruna çıkmış. “Bu ne kuyumcubaşı?” “Emrettiğiniz üzere, dünyânın en değerli mücevheri azametli pâdişâhım”! “Oğlum, Hanım Sultan bunu ne yapacak? Yenilmez, içilmez! Bâri buna bir kulp taktır da, gerdanlık veya kolye niyetine boynuna taksın”!
“Bâşüstüne Efendimiz” diyen kuyumcubaşı, Bağdat Çarşısı’nın en usta kuyumcusunun kapısını çalmış! “Selamünaleyküm Nûman Ustam”! “Aleykümselâm kuyumcubaşım! Hayrola, hangi rüzgar attı sizi buralara”? “Ustam, şu elmasa bir kulp takılacak, sebeb-i ziyâretim budur”! Elması alan ustanın elleri titremeye başlamış! “Ben buna delik açamam kuyumcubaşı”! “Niye ustam”?  “O kadar kıymetli ki, elim titrer, ufacık bir hatâ kırılmasına yol açar, bu da pâdişâhımızın hiç hoşuna gitmez herhalde”! “Pekî ne yapacağız”? “Şam’da benim ustam Hâlit Usta var, bir de ona gösterseniz”!
Kuyumcubaşı pürtelaş Şam yolunu tutmuş! Araya sora Hâlit Usta’yı bulmuş, merâmını anlatmış. Elması gören Hâlit Usta’nın da elleri titremeye başlamış ve: “Ben buna, değil delik açmak, elimi bile süremem”! demiş. “Ne yapacağız ya”? “Bu işi yapsa yapsa, Hindistan’daki ustaların ustası Gulam Ahmet Usta yapabilir, bir de ona gösterin”!
Kuyumcubaşı süklüm püklüm geri dönmüş, durumu pâdişâha arzetmiş. Pâdişah küplere binmiş! “Sana 15 gün müsâde! Bu işi hallettin hallettin, yoksa kelleni alırım”! demiş.
Kuyumcubaşı can havliyle Hindistan’ın yolunu tutmuş! Zahmetli bir yolculuktan sonra ustaların ustasını bulmuş, durumu anlatmış! “Aman ustam, ocağına düştüm, bu işi yapsan yapsan sen yaparmışsın! Şu elmasa bir delik aç ta başımı kurtarayım”! demiş. Usta, içeride çalışmakta olan çırağına seslenmiş! “Abdullah”! “Buyur ustam”! “Şunu del de getir”! “Bâşüstüne ustam”! Elması alan çırak, içeri geçmiş, tık diye delmiş, geri getirmiş! “Ustam ne yaptın”? “Bu elması ben de delemezdim, çünkü kıymetini biliyorum. Çırağım ise devamlı yaptığı, sıradan bir iş olarak gördü ve deldi getirdi”! demiş.

Boru yetmedi!

Biri matematikçi, biri kimyâcı, biri de fizikçi üç bilim adamı ava çıkmışlar. Derken hava birdenbire bozmuş, tipiden göz gözü görmez olmuş. O hengâmede bir kulübeye kendilerini zor atmışlar. Sığındıkları evin sâhibi Ahmet Ağa, üç avcıyı bir odaya almış, odun sobasını parlattıktan sonra: “Siz ısınadurun, ben içeriden Allah ne verdiyse bir şeyler hazırlayayım” deyip dışarı çıkmış. Bizimkiler biraz ısınınca bilim adamlıkları depreşmiş. Bakmışlar ki, soba bir taşın üzerine kurulmuş. Hemen bilimsel açıklamalara girişmişler. Matematikçi: “Bu adam çok esaslı matematik biliyor. Sobanın optimal yanması için gerekli bütün hesaplamaları doğru bir şekilde yapmış, sinüsü, kosinüsü, tanjantı, kotanjantı ayarlamış ve sobayı taşın üzerine kurmuş” demiş. Kimyâcı: “Olur mu? Bu adam esaslı kimyâ biliyor. Optimal yanma için gerekli kimyâsal formülleri hesaplamış, hidrojen, oksijen, azot, karbondioksit oranlarını en uygun bulduğu pozisyona sobayı yerleştirmiş” yorumunu yapmış. Fizikçi aşağı kalır mı! “Yok arkadaşlar! Bu adam esaslı fizik biliyor. Enerjinin sakınımı kânununu, hava akım yönlerini, optimal yanma yüksekliğini hesaplamış, sobanın altına taşı yerleştirmiş” açılımını getirmiş. Biraz sonra Ahmet Ağa, elinde bir tepsi ile içeri girmiş ve “Buyurun, acıkmışsınızdır” demiş. Bilim adamları bir taraftan tepsidekileri temizlerlerken, bir taraftan da ev sâhibine sormuşlar: “Ahmet Ağa! Biz kendimizce bazı bilimsel yorumlar yaptık amma, bir de sana soralım! Sobayı niye taşın üstüne koydun?”. Ahmet Ağa bütün sâfiyetiyle: “Niye olacak Beyim! Boru yetmedi de!”demiş.

Ömür Yaprakları

Nevşehir Tahta Câmi ve Bekir Efendi (Çarşı) Câmii’nin eski imamlarından, rahmetli Mehmet Derin (Deli Mehmet) Hoca ile samîmi arkadaştık. Bir sohbette, insanlardan bir kısmının çok memleket değiştirdiğinden, bir kısmının ise neredeyse doğduğu yerde ömrünü tamamladığından bahsedildi ve bunun sebeb-i hikmetinden söz açıldı. Rahmetli, bu meseleye cevap bâbında şöyle bir hikâye anlattı:
Doğumu yaklaşınca, bebeğin huzuru kaçar, sıkıntılanır, kendisine bakan meleğe sorar: – Ne oluyor, bu sıkıntının sebebi nedir?
Melek cevap verir:
– Ne olacak, doğumun yaklaşıyor, dünyâya geleceksin, onun hazırlıkları başladı.
– Ne olmuş dünyâya geleceksem?
– Dünyâ dediğin meşakkat yeridir, buradaki gibi “ekmek elden, su gölden” yok ! Acıkacaksın, susayacaksın, altın ıslanacak, karnın ağrıyacak, ağlayacaksın…
– Burada her türlü rızkımız hazır geliyordu, dünyâda rızkımızı kim verecek?
– Burada kim veriyor idiyse,  orada da O verecek, Cenâb-ı Hakk!
Bu açıklamaya çocuğun aklı biraz yatsa da, kalbi tam anlamıyla mutmain olmaz.
– Yok arkadaş, dünyâda da benim rızkıma kefil olunduğuna dâir bir kağıt vermezseniz ben doğmam!
Bu talep üst makâma arzedilir, üst makamdan; “verin kağıdını” fermânı gelir. Adı, sanı, cinsi, cibilliyeti, kazâsı, kaderi, rızkı ve eceli yazılı olan, altı da mühürlenmiş bu belgeyi alan çocuk, kağıt elinde olduğu halde, memnun bir şekilde dünyâya gelir.
Doğar doğmaz, dünyâda ona bakacak olan melek, kağıdı çocuğun elinden kapar, yırtar yırtar, dünyâ semâsına savurur. Bir parçası Şam’a,  bir parçası Van’a, bir parçası Fizan’a, bir parçası Nevşehir’e, bir parçası Kırşehir’e… düşer. O çocuk, başlar bu parçaları toplamaya! Bir şehirdeki parça tamamlandı mı, Cenâb-ı Hakk bir vesîle halkeder, geçer öbür şehre. Oradaki parçayı toplayınca, başka bir vesîle onu diğer mekânına sevkeder. Bütün parçaları toplayıp kağıdı tamamlayınca; vâdesi bitmiş, ömrü dolmuş, rızkı tamamlanmış ve eceli gelmiştir, asıl vatanına geçer kor gider.
Rahmetli Mehmet Hoca, hikâyeyi bitirdikten sonra bana döndü  ve gâyet samîmi bir edâ ile:
– Lan oğlum, senin kağıdını çok yırtmışlar. Bak, benimkini hiç yırtmadan Nevşehir’in tam göbeğine atmışlar, hiçbir yere gitmiyorum, dedi.
Bana göre gerçek olan bu hikâyeyi, her yer değiştirdiğimde veyâ yer değiştiren arkadaşlarımın vedâ merâsimlerinde kaç defâ anlattığımı hatırlamıyorum. Bundan sonra kaç defâ daha anlatacağımı da bilmiyorum. Allah sayfamızı tertemiz tamamlamayı nasîb eylesin.

Samsa Çavuş 

1999 senesi Ağustos ayı. Kuzuluk Kaplıca Evleri’ndeki devre mülkümüzde âilelerimizle birlikte tâtildeyiz. Üniversiteden Atilla Özcan, Ömer Soysal, Orhan Öztûran gibi arkadaşlarla berâberiz. Akşamları kaplıca suyunda dinlenirken gündüzleri de etrâfa kısa mesâfeli geziler yapıyoruz. Adapazarı, Karasu, Akçakoca, Karapürçek gibi yerlere günübirlik ziyâretler yaptık. Ertesi gün de Göynüğe gitmek üzere sözleştik. O akşam Ankara’dan Dr. Adnan Hasanoğlu aradı ve üçüncü defâ gireceğim doçentlik sınavımda yer alacak jüri üyelerini YÖK’ten öğrendiğini söyledi. Sıraladığı liste, özellikle de jüri başkanı, oldukça zorlu isimlerden oluşuyordu. Etrâfa belli etmedim ama canım iyice sıkıldı.
Ertesi gün Göynüğe gitmek üzere yola çıktık. Önde ben, arkada diğer arkadaşlar 5-6 araba ile gidiyoruz. Göynüğe 25 kilometre kala tanıtım tabelasında “Samsaçavuş” yazan bir köye rastladık. Samsa Çavuş hakkında biraz bilgim  vardı. Bu köye adı verildiğine göre mezarı da buralarda bir yerde olabilir düşüncesi ile biraz yavaşladım. Köyün ortalarında bir yerde aradığım şeyi gördüm: Bir telefon direğine asılı paslı bir tabelada “Samsa Çavuş Türbesi” yazıyordu. Yavaşlayıp durdum. Arkadaşlar da indiler. Samsa Çavuş hakkında bildiğim kadarıyla onlara da bilgi verdim. Tabelanın gösterdiği yere doğru yürüdük. İyice paslanmış bir demir kapının üzerinde, yazısı zorla okunabilen tabelasında “Samsa Çavuş Türbesi” yazan harap bir kulübeden içeri girdik. İçerisi, affedersiniz, bir koyun ağılından farksızdı. Tozağan toprak bir zeminde, 8-10 adet küçük taşla çevrilmiş alan mezar olmalıydı. Üç İhlas, bir Fatiha, bir Ayet-el Kürsi okuduk, duâ ettik.
Türbenin durumuna çok üzülmüştüm. Kimseye bir şey söylemedim ama, “eğer doçent olursam bu türbeyi bir güzel tâmir edeyim inşallah” diye kendi kendime söz verdim, yani bir nevi adakta bulundum. Aramızda; devletin, toplumun, özellikle de adını aldıkları bu büyük kahramanın kıymetini takdir edemeyen köyün vefâsızlığına dâir konuşmalar geçti. Daha sonra Göynüğe doğru yola devâm ettik.
Kasım ayında, Ankara Üniversitesinde doçentlik sınavına girdim. Jüri üyeleri oldukça mâkul davranıyorlardı. Ama jüri başkanı moral bozucu bir tutum içinde idi. Ben gâyet sâkin bir şekilde bildiklerime cevap veriyor, bilmediklerime de “bilmiyorum efendim” diyordum. Sınav bitti, dışarı çıktım. Sınav sırasında birkaç defâ odaya girip çıkan bölüm sekreteri; “hocam şimdiye kadar birçok sınav gördüm, ama hiç sizin kadar sâkin bir aday görmedim” dedi. Ben önceki sınavlardan tecrübeli olduğum için; “beni hemen çağırırlarsa geçtim demektir, içerde tartışma uzarsa durum vahim anlamına gelir” dedim gülerek.
Beş dakika sonra içeri çağırıldım. Jüri üyeleri ayakta idi. Jüri başkanı, “Mustafa Bey, hocaların, senin doçent olmanı uygun gördüler” diye söze başladı. Bu, “ben uygun bulmadım” demekti. Teşekkür ettim. “Bulmasına buldular da, sana bazı sözlerim var” dedi makam koltuğunun arkasında asılı resme bakarak. “Bu ülkeyi kimlerin bize emânet bıraktığını unutmamamız lâzım. Onların gösterdiği istikâmette hareket etmemiz gerekir. Onlara saygı göstermek herkesin vefâ borcudur” meâlinde bir konuşma yaptı. Baktım söz uzuyor, sözünü kestim: “Hocam, sözlerinizle neyi kastettiğinizi gâyet iyi anlıyorum. Şuna emin olun ki, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da bizden, bu ülkeye, bu insanlara hizmet etmekten, yardımcı olmaya çalışmaktan başka bir tavır görmeyeceksiniz. İçinizi ferah tutun” dedim. Dışarı çıkarken jüri başkanı seslendi: “Mustafa Bey! Lafa daldık, cübbeni giydirmeyi de unuttuk” Cübbemizi de giydik, hayırlısı ile doçent olduk.
Dışarı çıkıp hanımı aradım, “Bir Allah dostuna, bir târihî büyüğümüze gösterdiğimiz saygı, bize sekînet olarak yansıdı, onun yüzü suyu hürmetine zorluğumuz kolaylığa döndü” diyerek müjdeyi verdim.
Ben hemen târihî kaynaklardan Samsa Çavuş hakkında bilgi aramaya koyuldum. Üzülerek gördüm ki, sağlıklı bilgi yok denecek kadar az. Vakıflar genel müdürlüğünden araştırdım, türbe hakkında herhangi bir bilgi ve kayıt yok.
Aradan bir kaç ay geçince, Ankara’da müteahhitlik yapan bacanağım ve eski bir inşaatçı olan babasıyla birlikte Samsaçavuş köyüne gittik. Köy muhtarını bulduk, türbeyi tâmir etmek istediğimizi söyledik. Çok sıcak bir mukâbele gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. Köyün bağlı olduğu Mudurnu Kaymakamlığı’na gittik. Genç bir kaymakam, bizi çok iyi karşıladı. Bir kayıt olmadığı için, resmî bir işleme gerek olmadığını, tâmiratı sessizce yapmamızın iyi olacağını söyledi.
Yapacaklarımızı planladık. Ankara’dan bir inşaat ekibi oluşturduk. Köyde yaklaşık 10 gün kadar kaldılar. Gerekli tâmiratı ve çevre düzenlemesini yaptılar. Alanın etrafını tel örgü ile çevirdik, sınıra mazı fidanları diktik. Bahçeye su getirdik. Samsa Çavuş’un kardeşi Sülemiş Bey’in hâtırasına bir de çeşme yaptık. Allah hayrımızı kabûl etsin!
Daha sonra birkaç defâ daha türbeyi ziyâret ettik, etraftaki evlerde oturanlara, türbeye bakmaları şartıyla maddî yardımlar yaptık. Amma, “vermeyince Mâbud, neylesin Sultan Mahmud” fehvâsınca, köy ve köylü hiç oralı olmadı. Son gördüğümüzde, türbe iyice yıpranmış, köy de ana yolun dışarı alınması sebebi ile biraz kenarda kalmıştı.
Samsa Çavuş, daha yakınlarından bir vefâ, yeni bir adak bekliyor!

 

Samsa Çavuş:
Ertuğrul Gâzî ve Osman Gâzî’nin silah arkadaşı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda hizmeti geçmiş önemli kişilerdendir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. Ertuğrul Gâzî öncülüğünde; Akçakoca, Konur Alp, Aykut Alp, Hasan Alp, Abdurrahman Alp, Akbaş, Karamürsel ve Sülemiş Bey’le birlikte Söğüt’e gelmiş, Osman Gâzî zamânında pek çok savaşa katılmıştır. Mudurnu, Göynük ve Taraklı’nın fâtihi olarak bilinmektedir. Ömrünü, kardeşi Sülemiş Bey’le birlikte Sakarya boyunu tutmakla geçiren Samsa Çavuş, 1330 târihinden sonra vefât etmiştir.  Kabri, Mudurnu yakınlarında Samsa Çavuş (Hacı Mûsâlar) köyündedir. Makâmı Cennet olsun. Âmin!

Komiserlik uğruna!

 

Nevşehir’de pratisyen hekim olarak çalıştığım yıllarda, muayenehânem Dâmat İbrahim Paşa (Kurşunlu) Câmii’ne oldukça yakındı. Dolayısıyla müsâit durumlarda vakit namazlarını orada kılmaya çalışırdım.
1985 yılının ortalarında bir yatsı namazında, cemaatte yabancı bir kişinin olduğunu fark ettim. Namazdan sonra kapıda bekledim ve bu kişi ile tanıştım. Orhan Pişmiş isimli bir polis memuru idi. Muş’lu olduğunu, Nevşehir’e yeni tâyin olduğunu, siyâsî şûbede görev yapacağını söyledi. Ev tutmak üzere gelmişti. Kendisine yardımcı olduk, uygun bir ev tuttuk. Evini getirdi, yerleştirdik, hanımının ve çocuklarının ortama uyum sağlamalarına yardımcı olduk. Zamanla samîmiyetimiz iyice ilerledi.
Bir sohbet sırasında, kendisinde sedef hastalığı olduğunu, başkalarının görmesinden çekindiği için komiserlik kurslarına katılamadığını ve komiser olamadığını anlattı. Şifâ Allah’tandır diyerek kendisine, hastalık olan yerlere iğne yapma şeklinde, bir tedâvi uyguladım. Biiznillah hastalığı da iyileşti. Bunun üzerine açılan ilk kursa katıldı ve komiser yardımcısı oldu.
Zaman içinde yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez bir hâle geldi. Âilelerimiz de kaynaştı, öyle ki, çocuklarımız okula birlikte gidip geliyor, berâber oynuyorlardı.
Anadolu şehirlerinde güzel bir gelenek vardır. 10-15 kişiden oluşan sohbet grupları, genellikle haftada bir akşam, müdâvimlerin birinin evinde toplanırlar. Kitap okunur, sohbet edilir, ikramlar sunulur. Buna mahallî olarak; “sıra gecesi”, “sıra odası”, “oturma”, “oturma gecesi”, “sohbet”, “yâren sofrası”, “ferfene” gibi değişik isimler verilir.
Nevşehir’de de böyle bir gelenek vardı. 1987 yılbaşı yaklaşırken, benim de dâhil olduğum bir sohbet grubunda, Hazret-i Îsa’nın doğum günü olarak kabûl edilen yılbaşını, bir peygambere yakışır şekilde kutlama fikri ortaya atıldı. Alınan karara göre, yılbaşı gecesi, 15 civârında evde sohbet tertiplenecek, Hazret-i Îsa ve Meryem’in hayâtı anlatılacak, İslâmî içerikli filmler izlenecekti. Yılbaşı gecesi, birisi de bizim evde olmak üzere sohbetlerimizi yaptık. Kitaplar okundu,videolar izlendi, ikramlar sunuldu, saat 1.30 gibi arkadaşlar ayrıldı, ben de yattım. Saat 2 civârında telefon çaldı. Sohbet yapılan evlerden birisinin sâhibi bir arkadaş arıyordu: “Doktor Bey! Senin Orhan’ın yaptığı işi duydun mu” diye sordu. “Hayrola! Bizim Orhan ne yapmış” dedim. “Sohbet olan evlerden birisini jandarmaya ihbâr etmiş. Jandarma evi basmış, evi didik didik etmişler. Ev sâhibini de karakola götürmüşler” diye cevap verdi. Ben inanamadım, “Orhan öyle bir şey yapmaz, bir yanlışınız var!” dedim. Arkadaş, “Bilgi kesin, filan bakkaldan jandarma’ya telefon etmiş, filan köşede durmuş, filan sokaktan jandarmaya evi göstermiş” diye durumu îzâh etti.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Orhan gibi abdestinde namazında birisi nasıl böyle bir şey yapardı. Kumarbazı, ayyaşı, nâmussuzu, ipsizi, sapsızı dururken, nasıl olur da bizim gibi insanların peşine düşer, evlerini bastırtır, çoluğu çocuğu tedirgin eder, ev sâhibinin alınıp götürülmesine sebep olurdu?
Orhan’ın evi bizim eve yakındı. Hemen giyindim, paltomu giydim, çünkü dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Kapısını çaldım, Orhan pijamaları ile kapıyı açtı: “Ooo doktorum, buyur, buyur, hoş geldin, hayrola” dedi. “Hoş gelmedim Orhan, müsâit bir odaya geçelim, konuşacaklarımız var” dedim. Beni boş bir odaya aldı, odun sobasını yaktı. “Otur şöyle! Sen nasıl bir adamsın, bunu yaparken diyelim ki; Allah’tan korkmadın, peygamberden utanmadın, aramızdaki bunca hukûkun hiç mi hatırı yoktu” dedim. “Hayrola doktorum, ne yapmışım ki” diye sordu. Olanları ve duyduklarımı anlattım. Önce inkâr etti, “Ben öyle şey yapar mıyım, bir yanlışınız var” dedi. “Allah ayağına dolaştırmış, acemi polislik yapmışsın, kendini ele vermişsin” diyerek nereden telefon ettiğini, hangi köşede durduğunu, jandarmaya evi nereden gösterdiğini anlattım. Bu sefer savunmaya geçti, “Aslında jandarma bütün evleri basacaktı, ben bir evi bastırarak diğer evlerin basılmasını önledim” dedi. “Öyle bile olsa bu işi sen yapmamalıydın Orhan” diye üsteleyince ciddileşti. “Bir devlet mêmuru ile, bu devletin bir polisi ile böyle konuşamazsın” diye çıkıştı. “Bana bak, ben buraya devletin polisi Orhan Pişmiş ile değil, aramızda bunca hukuk bulunan Orhan ile konuşmaya geldim. Allah, şifâsını benim elimle verdiği derdini azdırsın, şifâsını da inşallah tekrar benim elime versin” deyip kalktım. Arkamdan, “Aman doktorum, pek ağır konuştun, o bedduâyı etmeseydin keşke” diye mırıldandığını duydum.
Ertesi gün, karakola alınan arkadaş, evinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bırakıldı. Bir süre sonra da Orhan başka bir yere tayin oldu. Ben de bir sene sonra ihtisas yapmak üzere Erzurum’a gittim. Orhan’ı da unuttum gitti!
İhtisâsı bitirdim, Erzurum’dan ayrılmadan bir ay kadar önce, arkadaşlarla görüşmek ve sohbet etmek üzere polikliniğe indim. Hasta bakıcımız Dursun Efendi, her zamanki gibi, geliş sırasına göre listelediği hastaları yüksek sesle çağırıyor, hastayı içeriye, “Hocam, ürtikerli bir hasta gönderiyorum” diyerek alıyordu. Ben de arkadaki bir masaya oturdum, hem yeni asistan arkadaşlara bir şeyler anlatıyor, hem de baktıkları hastalar ile ilgili tartışıyorduk.
Yarım saat kadar sonra Dursun Efendi yeni bir hastayı içeri göndermek üzere seslendi! “Orhan Pişmiiiş!” “Hocam, eritrodermili bir hasta gönderiyorum”. Kulaklarıma inanamadım! Orhan Pişmiş! Ben! Erzurum! Herhalde isim benzerliğidir demeye kalmadı, Orhan içeri girdi. Eli yüzü kıpkırmızı, vücudunu kepekler kaplamış. Beni karşısında görünce bembeyaz kesildi! Ayağa kalktım, “Allahın büyüklüğünü gördün mü” dedim. “Aman doktorum, ben zaten alımımı aldım, bir şey söylemene gerek yok” meâlinde bir şeyler söyledi. Arkadaşlar, Orhan’ı yatırdılar, tedâvisine başladılar.
Ayrılmadan birkaç gün önce ziyâretine gittim. “Orhan, hâlâ merâk ediyorum, o işi neden yapmıştın” diye sordum”. “Aklımca, âmirlerimin gözüne girip komiser olmak istemiştim. Onu da olamadık zaten. Çok pişmân oldum amma, ne fayda” dedi. “Allah şîfânı versin, kusurlarımızı affetsin” deyip ayrıldım.