Bir Dünürlük Hikayesi

            Tıp fakültesinin ikinci sınıfını bitirdiğim 1976 senesinin Ağustos ayında evlendim. Topraklıkta bir ev tuttuk. Evimiz, Hacettepe’ye ve hanımın okulu olan Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi’ne yakın olduğu için okullarımıza genellikle yürüyerek gidip geliyorduk. Bazen bisikletle gidip geldiğim de olurdu. Aynı sokakta, sınıf arkadaşlarımdan 4 tanesi de bizim eve oldukça yakın bir bekar evinde  kalıyorlardı: Antalya’lı Ali Ergin ve Ali Toker, Trabzonlu Mehmet İmamoğlu ve Ereğli Zanapa’lı Ethem Mülazımoğlu. O dönemler anarşinin yoğun olduğu günler! Gidiş gelişlerde genellikle küçük gruplar halinde hareket etmek  zorunda kalıyoruz. Dolayısı ile okula gidiş gelişlerde sıklıkla bu arkadaşlarla beraber oluyoruz.

Evlendikten sonra, bendeki bakım çekimin değiştiğini ve konforun arttığını görünce arkadaşlar da evlenmeye heveslendiler. Bir akşam oturduk, konuştuk ve arkadaşları doğum tarihlerine göre sıralayıp evlendirmeye karar verdik. Bu hesaba göre; ilk sırada Ali Ergin, ikinci sırada Ali Toker, üçüncü sırada Ethem Mülazımoğlu, dördüncü sırada ise Mehmet İmamoğlu yer alıyordu. Gelin adaylarında arayacağımız özellikleri ise; fiziği düzgün olacak, en az lise mezunu olacak ve başörtülü olacak şeklinde belirledik. İlk iki şart kolaydı da, o yıllarda başörtülü kız bulmak oldukça zordu!
Her neyse, biz bir taraftan okulumuza devam ediyoruz, bir taraftan da Ali kardeşimize kız arıyoruz. Bir gün damat adayımız Ali Ergin, bir arkadaşı ile birlikte -muhtemelen Aslan Mayda olacak- Ulus’ta gezerlerken tam aradıkları gibi bir kız görüyorlar. Orta yaşlarda bir zabıta memuru, gene benzer yaşlarda başörtülü bir hanım ve yanlarında gelin adayı başörtülü kızımız! Hızlı hafiyeler hemen aileyi takibe alıyorlar. Onlar mağazaya, bizimkiler de mağazaya, onlar lokantaya bunlar da lokantaya! Bu minval üzere, epey bir takipten sonra aile bir dolmuşa biniyor, bizimkiler de hemen bir taksi çevirip takibe geçiyorlar ve ailenin Hasköy Bayındırlık Lojmanları A Blok 5 numaralı daireye girdiğini tespit ediyorlar.
Akşam yemeğini edikten sonra birşeyler okumaya niyetleniyordm ki kapı çaldı. Ali kardeşim kapıda! “Hayrola Aliciğim, buyur!” Ali, grand tuvalet giyinmiş, ciddi bir eda ile, “Kalkın, dünür gidiyoruz” dedi. Ben “Hayrola, ne dünürü, ne gitmesi” demeye çalışırken Ali açıkladı: “Gündüz Ulus’ta gezerken tam aradığımız gibi bir kız gördük. Boylu poslu, güzel, başörtülü. Bu fırsat kaçmaz. Hadi kalkın, kızı istemeye gidiyoruz”. “Dur oğlum, tanımıyoruz, etmiyoruz. Kimin nesi, kimin fesi! Evli midir bekar mıdır, necidir, nerelidir?” dedim. Ali kardeşim, “Parmaklarını iyice inceledik, yüzük müzük yoktu” dedi. “Lan oğlum, hadi dediklerini doğru kabul edelim, bizden dünür mü olur? Dünür dediğin yaşlı başlı, kelli felli adam demek! Ben fakülte 3, hanım lise 3 talebesi. Biraz araştıralım, kızın durumunu bir öğrenelim, daha münasip bir dünürcübaşı bulalım” diyerek itiraz ettiysem de Ali kararlı bir ifade ile: “Yok kardeşim, kırk yılın başı aradığımız gibi bir kız bulmuşuz. Bizim Ankara’da sizden başka kimimiz var! Şimdi bu iş olacak o kadar” diyerek kestirip attı. “Küllü cahilun cesurun” diyenler ne kadar haklıymış! Ali kardeşimin bükük boynu ve şiddetli israrı karşısında “Senin hatırın kırılacağına, gavurun katırı kırılsın kardeşim” demekten başka elimden ne gelir? “Hazırlan hanım, dünür gidiyoruz” dedim. Sağolsun, hanım da bana uygun, hiç itiraz etmedi!
Yağmurlu bir Ankara akşamı, Murat 124 marka bir taksinin ön koltuğunda Ali, arka koltukta biz cesur dünürcüler, ver elini Hasköy! Hesaba göre, biz gidip kızı isteyeceğiz, işi bağladıktan sonra da takside beklemekte olan damat beyi kız evine davet edeceğiz! Ne kadar pratik ve kolay! Her neyse, heyecanlı damat adayımızı arabada bırakıp, A Blok 5 numaralı dairenin kapısını çaldık. Kapıyı açan 30’lu yaşlardaki Orta Anadolu giyimli kadıncağıza: “Burada bir zabıta, hanımı ve başörtülü kızları varmış, onları arıyoruz! dedik. Kadın, “Burada öyle birisi yok kardeşim!” deyip kapıyı kapattı. Dışarı çıktık, Ali’ye, “Oğlum, burada böyle birisi yok diyorlar! Bu daireye girdiklerinden emin misin? diye sordum. “Valla içeriye ben girmedim, Aslan girdi ve 5 numaralı daireye girdiklerini söyledi” dedi. “Peki, oturun bakalım” deyip tekrar binaya girdik ve 5 numaranın karşısındaki 6 numaralı dairenin zilini çaldık. “Zabıta, hanımı ve başörtülü kızlarını arıyoruz” dedik. Oradan da olumsuz cevap alarak dışarı çıktık. Belki blok numaralarında bir karışıklık olmuştur diyerek, B ve C blokların “5 ve 6 numaralı dairelerinin de zillerini çaldık ve bir sonuç alamadan geri döndük. “Aradığımız kişilerin bu binaya girdiğinden emin misin” diye bir daha sordum. Ali, “Adım gibi eminim arkadaş, ama hangi daireye girdiklerini tam olarak bilmiyorum” dedi. “İyi, siz oturmaya devam edin” deyip tekrar binaya girdik. 1 numaradan itibaren kapıları çalmaya başladık. “Zabıta, hanımı, başörtülü kızları var mı?” sorusunu her dairede tekrarlıyarak altıncı kata kadar çıktık. 12 numaradan da olumsuz cevabı aldık ve “Allah Allah, nasıl olur böyle bir şey, bunlar buharlaşıp uçmadılar ya!” diye söylenerek aşağı inmeye başladık. O sırada 12 numaranın kapısı yeniden açıldı ve ev sahibesi “Kardeşim, bizim 5 numarada Van’dan gelen misafirler var, siz onları arıyor olmayasınız?” dedi. Kadına defalarca teşekkür ettikten sonra başladığımız noktaya döndük ve tekrar 5 numaranın kapısına dayandık.
“Van’dan gelen misafirleriniz varmış, biz onları arıyoruz” deyince kadın bu sefer bizleri içeri buyur etti. Bir salona girdik. 50’li yaşlarda gösteren zabıta kıyafetli bir erkek ve ablası olduğunu öğrendiğimiz bir hanım içerde oturuyorlardı. Selam verdikten sonra kendimizi tanıttık: “Ben, Hacettepe Tıp Fakültesi, hanımım da Kız Meslek Lisesi 3. sınıf öğrencileriyiz. Aşağıda da aynı sınıftan bir arkadaşım takside bekliyor. Bu arkadaşım bugün sizi Ulus’ta gezerken görmüş, yanınızda da başörtülü bir kardeşimiz varmış. Arkadaşım, kızınızı pek bir beğenmiş. Malumunuz, bu devirde özellikle başörtülü bir hanımefendiye rastlamak oldukça müşkül. Bulduğu bu mücevheri kaçırmak istemeyen arkadaşımız, bizi size gönderdi. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızınıza talibiz!” dedik. Bu güzel giriş ve döşeme karşısında şaşıran zabıta, ilk şoku atlattıktan sonra gülmeye başladı. “Bu kıza mı talipsiniz?” diye sordu o sırada salona giren genç hanımı göstererek! Biz kızı görmemişiz ama, tarife uyuyor! “Evet” dememiz üzerine zabıta, gülmenin dozunu daha da artırdı ve: “Verdik gitti! Bir kocası, 2 de oğlu, yanında hediyemiz olsun!”diyerek sözü noktaladı. Eyvah! Elin evli kadınına dünür gelmişiz! Kıpkırmızı kesildik ama bir taraftan da mazeret beyan etmeye çalışıyoruz: “Efendim, arkadaşımızın bu kadar acele etmesinin sebebini başta arzetmiştik. Bulduğu bir mücevheri kaçırma endişesi! Biz de, elçiye zeval olmaz diyerek ve arkadaşımızı kırmamak adına bu yanlış elçiliğe evet demek zorunda kalmışız! Özür dileriz!” mealinde bir şeyler mırıldandık. Zabıta memuru, talip olduğumuz kızın dayısı oluyormuş. Ablası da kızın annesi! Van’ın meşhur ailelerinden Arvasi ailesine mensuplarmış. DTCF’de bir asistanla evli olan kızlarını ziyarete gelmişler. Kızın annesi: “Ne cesaret! Öğleyin kızı gör, akşama dünür gönder!” diyor haklı olarak! Biz; “Hz. Ali de, Hz. Fatıma’yı Peygamber Efendimiz’den bizzat istemişti” mealinde özür beyanına devam ediyoruz! O sırada ev sahibemiz yaptığı kahveleri ikram ediyor. Zabıta, “Arkadaşınızı da çağırsaydınız, o da bir kahvemizi içseydi” diyor. İçimizden, “Onda kahve içecek hal mi kaldı ki” deyip teklifi savuşturduk ve tekrar tekrar özürler beyan ederek müsade istedik. Zabıta: “Bizim ailede kız çoktur, bu olmadı ama, kısmetse bir başkası olur inşaallah” diyerek bizi uğurladı.
Aşağı indik, dışarıda yağmur hızlanmış! Taksiye kendimizi zor attık! Seninki ellerini ovuşturuyor! Heyecanla “Ne oldu? Ne oldu?” diye sordu. “Ne olacak! Allah müstehakını versin! Bizi elin evli kadınına dünür göndermişsin! Allahtan asil insanlara denk geldik te kahve ikram ettiler. Aksi halde bir araba sopa yememiz işten bile değildi!” dedik. İlk dünürlük maceramız akamete uğramıştı!

Nasıl Doktor Oldum?

Her çocuğa sorulan mutad soru bana da sorulurdu: “Büyüyünce ne olacaksın?” Ben de, bizim zamanımızın klasik cevabını verirdim: “Ya doktor olacağım, ya da pilot!” Bu istikamette ilkokul, ortaokul ve lise yılları su gibi aktı ve 1973 Haziran ayında Nevşehir Lisesi’ni birincilikle bitirdim. Birincilik dediysem öyle kolay bir iş sanmayın! Bizim hocaların notları oldukça kıt olmalı ki, lise birincisinin not ortalaması 7.4!
O yıllarda liseyi bitiren bir öğrenci iki imtihana girerdi: ODTÜ giriş sınavı ve diğer üniversitelere giriş için Merkezi Sistem Sınavı (MSS). Yani Türkiyede 2 üniversite vardı: ODTÜ ve diğerleri! Temmuz ayında iki sınava da girdik, ikisi de iyi geçti. O sene Türkiye klasiklerinden biri yaşandı, MSS soruları çalındı ve sınav iptal edildi. Ağustos ayında ODTÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü’nü kazandığıma dair belge elime ulaştı. Durumu sevinçle karşıladım, öyle ya Türkiye’nin en önemli üniversitesine girmeye hak kazanmıştım. Eylülde tekrarlanan MSS sınavına girmeye ihtiyaç hissetmedim.
Bu arada, lise birincilerine otomatik olarak gönderilen davet üzerine Hava Harp Okulu sınavlarına katılmak üzere İstanbul’a gittim. Rahmetli dayım, emekli astsubay Osman Gümüş’ün oğlu ile birlikte bu sınava girdik. Yazılı sınavı geçtik. Mülakat sınavında boy-kilo uyumsuzluğu sebebi ile ben elendim. O sırada boyum 1.73, kilom 69 idi. Meğer boy ile kilo arasında 5 birim fark olmalıymış, yani ya bir  santim daha uzun, ya da bir kilo daha hafif olmalıymışım! Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok! Şimdiki nesiller rehberlik hizmetleri açısından gerçekten çok şanslılar! Mülakat sınavını geçen dayımın oğlu İlknur da, paraşütle atlama aşamasında başarısız oldu. Böylece ikimizin de pilot olma hayalleri suya düşmüş oldu.
Eylül’ün sonunda ODTÜ Hazırlık Okulu’na başladık. Yapılan seviye tespit sınavı sonucunda B kategorisinde İngilizce eğitimi almaya başladık. Tamamı hanımlardan oluşan yerli ve yabancı hocalardan ders alıyoruz. Ankara’da rahmetli anneannem ve büyük dayımla birlikte Yenimahalle’de oturuyoruz, hergün ODTÜ’nün servis otobüsü ile okula gidip geliyoruz. O yıllar anarşinin iyice gemi azıya aldığı zamanlar. Özellikle ODTÜ bu işlerin merkezi durumunda. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edileli iki sene kadar olmuş. Bu olayın etkileri ve hıncı zihinlerde hala taptaze! Allahtan, Prep. School merkez binalardan biraz uzakça, sapa bir yerde de biz olaylardan çok fazla etkilenmeden hazırlık okulunu kazasız belasız tamamlayabildik.
Haziran 74’te okulu başarı ile tamamladım tamamlamasına ama, kimya mühendisliği işine içim pek ısınmamıştı. Dolayısı ile, içimdeki doktor olma arzusu depreşti ve yeniden MSS’ye girdim. Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesini kazandığıma dair belge tarafıma tebliğ edildiğinde çok sevindim ve “şimdi taşlar yerine oturmaya başladı” diye düşündüm. O yıllarda Gevher Nesibe Tıp Fakültesi henüz Kayseri’de olmayıp Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde misafir konumda idi. Dolayısı ile biz tıp eğitimini Hacettepe Üniversitesi’nde görecektik. ODTÜ’de okuduğumuz bir yıl boşa gitmemişti. İngilizce hazırlık sınıfı muafiyet sınavında başarılı olarak, zaman kaybı olmaksızın, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi olduk.
Heyecanla birinci sınıfa başladık. Hacettepe’de eğitim komite usulü ile yapılıyordu. Temel bilimler eğitiminin verildiği ilk yılda, 2.5 aylık sürelerden oluşan 4 komite vardı. İlk komite FKB diye kısaltılan Fizik-Kimya-Biyoloji komitesi idi. Pek de sevmediğim konulardan oluşan komitenin sonunda yapılan sınavda oldıkça zorlandım. Sonuçların asıldığı panoda ismimin karşısında kırmızı kalemle F (failed) yazıyordu! Eyvah! Daha ilk sınavdan çakmıştık! Kendimin, ailemin, yakında nişanlanmayı planladığım kızın, çevremin beklentileri ne olacaktı? Neyseki bu başarısızlık, bende bir çöküntüye değil de bir kamçılanmaya vesile oldu! Buradan aldığım hızla, sonuçta fakülteyi ikincilikle bitirmeye muvaffak oldum!
Birinci sınıftan unutamadığım bir olayı da kaydetmeden geçemiyeceğim. Anarşinin bütün hızıyla devam ettiği üniversitede öğrenciler 4 gruba ayrılmış haldeydi: Devrimciler (komünistler), Ülkücüler (faşistler), Akıncılar (gericiler) ve Yaylacılar (etliye sütlüye karışmayanlar). Ben, inanç yapım ve geldiğim sosyal yapı icabınca “Akıncılar” içerisinde yer alıyordum. Her grubun bir başkanı vardı. 12 Mart muhtırasından sonra biraz azalır gibi olan öğrenci olayları, 1974’te çıkarılan aftan sonra yeniden alevlenmişti. Bir gün “Kahrolsun faşistler!” diye bağıran bir grup önde, “Kahrolsun koministler” diye bağıran diğer grup arkada, ertesi gün kaçan ve kovalayan gruplar yer değiştirmiş halde, Hacettepe’nin bütün arazisi, bazen de hastanenin bütün katları çın çın çınlıyordu. Yürüyüşler, boykotlar, forumlar, sınıf basma ve boşaltmalar, mecburi tatiller birbirini takip ediyordu.
Birinci sınıfa başladığımız 74 yılının Ekim veya Kasım aylarından bir gün arkadaşlarla yemekhaneden çıkmış amfilere doğru yürürken bir kaç el silah sesi duyuldu. Bir koşuşturmaca başladı. “Ahmet Tevfik Ozan, solculardan birini vurmuş” dediler. Arkadaşları tarafından karga tulumba hastaneye doğru koşturulan yaralı solcunun delik ayakkabıları halen gözümün önündedir. Ahmet Tevfik Ozan, ülkücülerin önde gelenlerinden, Harputlu, şair ruhlu bir Anadolu çocuğu. Vurulan da  başka bir kavruk Anadolu çocuğu! Vuran da gariban halkın çocuğu, vurulan da! Bu nasıl iş! Ahmet Tevfik Ozan, yıllarca hapis yattı, hayatının en güzel yıllarını taş duvarlar arasında geçirdi. Öbür çocuğun akıbetini bilmiyorum. Tarih bilmem kaçıncı defa tekerrür etmişti. Sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza, sol elimizdeki silahla sağ ayağımıza sıkmıştık gene. Halen de bu hikaye devam ediyor. Şu kadar farkla ki, bu sefer sağ elimizdeki silahla sol ayağımıza değil sağ ayağımıza sıkıyoruz!
Bu minval üzere birinci sınıfı tamamladık. 75 yılının yazında, biraz da rahmetli babamın ısrarlı teşvikleri sonucunda nişanlandım ve sorumluluk alanım biraz daha genişlemiş oldu.
İkinci sınıf bizi biraz biraz daha tıbba yaklaştırdı. Özelikle anatomi dersi çok ilgimi çekiyordu. İlk dersi vermek üzere teşrif eden bölüm başkanı Prof.Dr. Doğan Taner, hiç konuşmadan doğrudan tahtaya yöneldi ve kalbi delen bir ok çizdi, bu çizdiği şeklin üzerine bir çarpı işareti yaptı. Sonra da beyni delen bir ok şekli çizdi ve 350 kişilik anfiyi doldurmuş olan bizlere dönerek davudi sesiyle: “Arkadaşlarr! Aşkın mahalli kalp değildir! Beyindir, beyin! Öncelikle bu yanlışı düzeltelim!” diyerek söze başladı.
İkinci sınıftan unutamadığım bir hatırayı da zikretmek isterim: İlk ders herhalde fizyoloji dersi idi. Bermutad çalışkanlar ilk sıradaki yerlerini almış hocayı bekliyorduk. Ben ikinci sırada oturuyordum. Boşluktan istifade şakalaşmalar, latifeler, belden aşağı fıkralar gırla gidiyor! Nasıl olduysa ben de havaya uydum ve ortama uygun bir fıkra anlattım! Tam önümde oturan, o zamana kadar hiç sesi çıkmayan ve kitap karıştırıyormuş gibi görünen Mücahit isimli arkadaşım arkaya döndü ve “Sana hiç yakışmadı Mustafa!” dedi. Kıpkırmızı kesildim! Tevekkeli dememişler: “Gönül ummadığı kişiye çok küser ve kırılırmış”. Daha sonra bir oğluma bu değerli arkadaşımın adını vererek bir nevi özür dilemiş oldum.
İkinci sınıfı da yüz akıyla tamamladıktan sonra Ağustos 1976’da evlendik. Ben tıp fakültesi 2. sınıf, hanım da Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi 2. sınıf öğrencisi! Büyük cesaret! Ama atalar ne demiş: “Küllü cahilun cesurun!” Topraklıkta bir ev tuttuk. Kayınpeder aynı sokakta bakkal. Günlük ihtiyaçlar ordan, yıllık ihtiyaçlar köyden, devletten kredi, Nevşehir’deki bir dernekten de karşılıksız burs! Hanıma düğünde takılan altınları bozdurup bir piko makinesi aldık. Mahallenin çeyiz, piko, dikiş, nakış işlerini hanımla birlikte yapmaya başladık. Gelirimiz fena değil! Oh ne ala, keyfimiz yerinde!
Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları da yüz akıyla tamamladık. Bu arada 2 oğlumuz oldu, 1978 doğumlu Mehmet ve 1979 doğumlu Mücahit. Onlar da bize ayrı birer mutluluk ve motivasyon kaynağı oldular. Akşamları elimde kitap veya ders notu, ayaklarımda devamlı ağlayan Mehmet! Bazen de hanımın sardığı piko veya dantelaların artık iplerini temizliyorum. Eee, ne de olsa geçim ehliyiz!
Beş yılımızı geçirdiğimiz Hacettepe’de iyi kötü pek çok hatıramız oldu. Bunları yazmaya kalksam epey uzun kaçar. Sadece dikkatimi çeken bir hususu belirtip Hacettepe faslını kapatalım! Zannederim o yıllarda Tıp Fakültesi’nin 800 civarında öğretim üyesi vardı. Bizim yapımızdaki mahcup ve çekingen Anadolu çocuklarının rahatlıkla kapısını çalıp hallerini arzedebilecekleri hoca sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. İlk aklıma gelenler: Prof. Dr. Kemal Özkaragöz, Doç. Dr. İbrahim Erkul, Doç. Dr. Ümit Akkoyunlu, Yrd. Doç. Dr. M. Ali Altın. Gidenleri rahmetle, kalanları minnetle anıyorum! Bu açıdan şimdiki öğrenciler ne kadar şanslı!
Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin eğitim programı gereğince, altıncı sınıfı yani intörnlüğümüzü Kayseri’de geçireceğiz. O yıllarda tıp fakültesi, şu andaki Devlet (Eğitim ve Araştırma) Hastanesi’nin bulunduğu binalardan birinde misafir konumunda. O bölgeye yakın olan Sahabiye Mahallesi’nde bir ev tuttuk ve evimizi Kayseri’ye taşıdık. Hacettepe’de aldığımız teorik eğitimi, Kayseri’de çok verimli bir şekilde uygulama fırsatı bulduk. Gerek hocalarımızın, gerek kıdemli asistan ve uzman abilerimizin desteği ile çok esaslı bir eğitim aldık. Özellikle İbrahim Erkul Hoca’nın yönlendirmesiyle pediatrist olmaya karar verdim ve çalışma süremin önemli bir kısmını pedatri kliniğinde geçirdim. Burada geçen bir sene zarfında; Dr. Nihat Bengisu, Dr. Seyfi Şahin, Dr. Memduh Büyükkılıç gibi çok değerli insanları tanıma fırsatım oldu.
Kısa bir süre kalmamıza rağmen, Kayseri’nin sosyal yapısına da katılma imkanı bulduk. Necmettin Nursaçan Hoca’nın oturma sohbetlerinden, Hacı Kılıç Camii imamı Veli Hoca’nın arabaşı yeme talimlerinden, Tuzcu Hoca’nın nasihatlerinden, Develi’li Ahmet İslamoğlu Hoca’nın irşatlarından, Ahmet Coşkun, Eflatun Saygılı, Abdülhamid Bayırbaş ve Şefaaddin Severcan’ın vasi bilgilerinden istifade etmeye çalıştık.
O günlerde İran’da rejim devrilmiş ve Humeyni iktidara gelmişti. Rektörümüz Prof. Dr. Hüseyin Sipahioğlu, aynı zamanda dahiliye hocamızdı, beni de severdi. Beşinci sınıfta iken bıraktığım sakalımdan dolayı zaman zaman bana “Humeyni” diye hitap eder, “Lan oğlum, bu senin adamın, İran’da adam komadı astı!” diye takılırdı. Mezun olmamıza kısa bir zaman kala, değerli arkadaşım Hamit Doğan’ın ardından fakülte ikincisi olduğum kesinleşti. Rektör Bey, mezuniyet törenine bir kaç gün kala beni çağırdı: “Mustafacığım, tebrik ederim, ikinci olmuşsun. Üç gün sonra mezuniyet merasimi yapılacak. Törende vilayet protokolü de bulınacak. Size ödül verilecek. Şu sakalını kessen, bir de gravat taksan” dedi. O zaman sahip olduğumuz halet-i ruhiye ile: “Teşekkür ederim sayın Hocam! Sakalımı kesmeyi ve gravat takmayı düşünmüyorum. İsterseniz törene gelmeyeyim” dedim. Bunun üzerine yumuşadı ve “Ne münasebet, memlekette demokrasi var, hürriyet var” diyerek işi tatlıya bağladı. Böylelikle Haziran 1980’de Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin dördüncü dönem mezunları olarak genç tıbbiyeliler ordusuna katıldık. Tıp Fakültesi diplomamdaki fotoğrafım sakallıdır. Enteresandır ki, bu diplomayı, aradan 3 ay geçtikten sonra gerçekleşecek olan 12 Eylül darbesinin sağlık bakanı general Necmi Ayanoğlu, herhalde gözünden kaçtığı için, onaylamıştır.
Temmuz 1980’de kendi memleketim olan Nevşehir-Uçhisar Sağlık Ocağı’nda göreve başladım.

Mart 2017, Erdemli.

Mebrur Bir Hacc: Avare Seyit

Kişi; yolculukta, komşulukta ve alışverişte belli olur! (Hz. Ömer)

İnsan yaşlandıkça uzak hafızası canlanır derler. Bizimki de öyle oldu galiba! Yöneticiliğini yaptığım “Ucasarlılar” isimli Facebook sayfasının “Şoförlerimiz” albümüne koymak üzere eski şoförlerimiz ve arabalarımızla ilgili fotoğraf araştırırken, “Nevşehir Platformu” isimli sayfada gördüğüm bir 302 Mersedes dikkatimi çekti. Resmi yakından inceleyince, arabanın önünde Ahmet Yurttaş, Hülya Koçyiğit ve tanımadığım diğer 2 kişinin durduğunu gördüm! Resmin çekildiği tarih 1976 olarak not edilmişti. Ahmet Yurttaş, nam-ı diğer Altındiş Ahmet, Nevşehir’in sevilen şoförlerinden idi. Rahmetli ile birlikte, 1983 yılında oldukça maceralı ve enteresan bir hacc yolculuğu yapmıştık. O mübarek yolculuğun en dikkate değer yolcusu ise, gene Nevşehirliler’in yakından tanıdığı “Avare Seyit” olarak bilinen rahmetli Seyit Mehmet Pınarbaşı idi. Gördüğüm bir fotoğraf beni yaklaşık 35 yıl öncesine götürdü!
Asteğmen olarak başladığım askerlik görevimden, 1982 yılı Ekim ayında teğmen rütbesi ile terhis oldum. Mecburi hizmetimi daha önceden tamamladığım için, devlet görevi almayıp serbest çalışmaya karar verdim ve Nevşehir’de muayenehane açtım. Muayenehanem, Damat İbrahim Paşa Camii’ne giden sokağın başında idi. Müsait zamanlarda namazlarımı Kurşunlu Cami’de kılmaya çalışırdım. Bir vakit namazında o zamanki Nevşehir Müftüsü İsmail Kırımlı Hoca ile tanıştık. Zamanla ahbaplığımız ilerledi. Gerek camide gerekse yolumun üzerinde bulunan müftülük binasında sık sık görüşüp sohbet ediyorduk. Bir defasında, hacc konusu gündeme geldi. Ben, hacca gitmeyi çok arzu ettiğimi söyledim. Müftü Efendi, sağlık görevlisi olarak hacca gidebileceğimi, hacc hazırlıkları ile ilgili olarak yakında Ankara’ya gideceğini, istersem benim adıma Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir dilekçe verebileceğini söyledi. Ben de bir kaç gün sonra Ankara’ya gidecektim. Müftü Efendi’ye teşekkür edip, dilekçemi kendim vereyim diyerek ayrıldım.
Öğle namazını Kocatepe Camii’nde kıldıktan sonra, caminin karşısında bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Sağlık Daire Başkanlığı’na gittim. Dilekçemi vermek üzere Daire Başkanı’nın kapısını çalıp içeri girdim ki ne göreyim! Karşımda asker arkadaşım Dr. Salih Türkyılmaz oturmuyor mu! “Vay Salihciğim, selamünaleyküm!” “Vay Mustafacığım, aleykümselaaam! Hayrola, hangi rüzgar attı seni buralara?” Çaylarımızı içerken durumu anlattım, dilekçeyi önüne koydum ve “Artık hacc işimi olmuş sayıyorum, bu işin emaneti sana!” dedim. Salih Bey, “Mustafacığım, talep oldukça fazla! Özellikle siyasiler tarafından üst makamlara yoğun baskı geliyor. Bu açıdan yüzde yüz garanti veremem, ama elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın” dedi. “Ben anlamam arkadaş, ben işimi olmuş sayıyorum, senden hayırlı haberi bekliyorum” deyip ayrıldım.
Böylelikle Şubat ayında müracaatımızı yaptıktan sonra işimize döndük ve haber beklemeye başladık. Bu arada Müftü Efendi bir kaç defa daha Ankara’ya gitti geldi. Temmuz sonlarındaki son seferinden sonra telefon açtı ve “Bu toplantıda hacca gidecek sağlık ekibinin isimleri okundu, maalesef senin adın listede yoktu” diyerek üzüntülerini iletti. Ben de, “Sağlık olsun Hocam, demekki daha sıramız gelmemiş, önümüzdeki seneye kısmet olur inşallah” diyerek telefonu kapattım. Kapattım kapatmasına ama, muhtemelen kuvvetli bir beklenti içinde olduğumdan olsa gerek, çok ileri derecede üzülmüştüm. Bu üzüntünün etkisi altında yattım.
Uzun bir yolculuktaymışız. Çoğunluğunu imam-hatip okulu talebelerinin teşkil ettiği 5-6 otobüslük bir kafile. Bulunduğum otobüste aşina olduğum tek kişi Sadettin Ağaçlı ağabey. Kendisi Aksaraylı. Orhan Ağaçlı’nın amcası. Zaman zaman Nevşehir’e gelir, sohbetlere katılır, sevilen, sayılan bir büyüğümüz. Yalnız yolcularda bir gariplik var! Hiç bir hal ve hareketleri imam-hatip öğrencisine yakışır vaziyette değil! Ne abdest, ne namaz! Bol laubalilik, bol küfür! Argo sözler, sulu şakalar gırla! Şaşkınım, kızgınım, üzgünüm, sinirliyim! Sadettin Abi’ye, “Abi bu ne hal, bunlar nasıl imam-hatipli?” diye soruyorum. O da şaşkın, “Valla doktorum, ben de bir şey anlamadım bu işten” diyor. Bu minval üzere yolculuk devam ederken, bir dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Seninkiler, hemen masalara yayılıyorlar, tavla, domino, pişti, al papazı ver kızı… Tam o sırada ikindi ezanı okunmaya başlıyor. Arkadaşlarda en ufak bir saygı emaresi yok! Ulan bari bacak bacak üstündeki ayaklarınızı indirin! Sinirim tepeme çıkmış, nereden geçtiyse elime bir küssük geçiyor! Girişiyorum bunlara! Yer misin yemez misin, yer misin yemez misin! “Ulan eşşoğlu eşşekler! Ulan edepsizler, ulan terbiyesizler! İmam-hatibin adını da rezil rüsvay ettiniz. Olmaz olsun sizin gibi imam-hatipli!” Koca salonu çil yavrusu gibi dağıttım ve uyandım!
Ertesi gün öğle namazını kıldıktan sonra Müftü Efendi’nin yanına gittim. “Hocam, sen ne dersen de, ben hacca gidiyorum” dedim ve gördüğüm rüyayı anlattım. Ayrıca rüyamı yorumlayarak; yolda özellikle yolcular açısından epey bir zorluk çekeceğimizi, anlaşabileceğimiz ve bize yakın özelliklere sahip yol arkadaşı bulma açısından pek de şanslı olmayacağımızı anlattım. Müftü efendi gülerek, “Hayırlısı olsun doktorum, o aradığın arkadaşlardan birisi de inşallah ben olurum” dedi. Aynı gün ikindi vakti Ankara’dan Doktor Salih Bey telefonla aradı ve “Gözün aydın Mustafacığım, asıl listede yer alan bir doktorumuzun gitmesine engel bir durum meydana geldi. Seni asıl listeye almaya gücüm yetmemişti ama, bu fırsatı hemen değerlendirdim. Gerekli evrakları hemen bana ulaştır. İnşallah Nevşehir kafilesi ile hacca gidecek ve gene onlarla birlikte geri döneceksin” dedi. Müftü Efendi’ye telefon açıp müjdeli haberi verdim.
Kalabalık bir uğurlama merasimini takiben, 1983 yılının sıcak bir Ağustos günü, 4 gruptan ibaret 19 otobüslük bir kafile halinde yola çıktık. Her 5 otobüs bir grup oluşturuyordu ve bir din görevlisi o gruba rehberlik ediyordu. İlk otobüste birlikte seyahat ettiğimiz Müftü Efendi, hem kafile başkanlığı, hem de 1. grup rehberliği görevini üstlenmişti. Nevşehir’i arkada bıratıktan kısa bir süre sonra şoförümüz Ahmet Yurttaş (Altındiş Ahmet) mikronu açtı ve anonsa başladı: “Muhterem hacı adaylarımız! Son model 302 Mersedes otobüsümüze hoşgeldiniz! Müftü efendimiz İsmail Kırımlı, doktor beyimiz Mustafa Şenol, kaptan şoförünüz, bendeniz Altındiş Ahmet ve hostesimiz Avare Seyit yolculuğunuz boyunca sizlere yardımcı olmaya çalışacağız. Özellikle ben, çok tecrübeli bir hacı yolculuğu şoförüyüm. Bu sefer 15. seferim! Dolayısıyla, zaman zaman size tecrübelerimi aktaracağım. Sözlerime dikkat etmeniz, menfaatiniz icabıdır! Hepinize hayırlı yolculuklar! Şimdi mikrofonu Müftü Efendimize veriyorum.” Müftü Efendi; hacc, yolculuk adabı, arkadaşlık gibi konulardan bahseden genel bir konuşma yaptı ve yola devam ettik.
Yolda, çoğunluğu sanayi esnafından olan hacı adayları, yedek şoförümüz olan Avare Seyit’e habire takılıyorlar: “Hostes, su getir! Hostes, kolonya dök! Hostes gel, hostes git! Hostes aşağı, hostes yukarı!” Maksatları belli! Sanayide büfecilik yapan ve Nevşehir’in en okkalı küfürbazlarından biri olan Avare’yi kızdırıp sövdürmek! Avare, beklenenin aksine çok sakin! Her söyleneni yerine getiriyor, her hizmete koşuyor, hiç bir şeye kızmıyor! “Ben Allahıma söz verdim! Ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin, ne ederseniz edin kızmayacağım, sövmeyeceğim! Hepinizin hizmetkarıyım, emredin yapayım, ayağınızın tozuyum, paspasıyım!” diyor, başka bir şey demiyor!
Kayseri, Maraş, Antep, Urfa! Halil’ür Rahman ziyareti, Mardin, Habur güzergahından Irak’a geçtik. Haburdaki hacc konaklama tesislerinde beklerken Altındiş Ahmet bütün otobüsleri dolaşıp; “Sayın hacı adayları! Ben bu yolda tecrübeli bir kardeşinizim! Biliyorum ki, bagajlarınızda sucuk, pastırma, sızgıç, çölmek peyniri, bal, tereyağ dolu! Hava zaten sıcak, bundan sonra daha da sıcak olacak! Bu maddeler 2-3 gün içinde bozulacak ve atacaksınız. Beni dinleyin ve bunları ortaya çıkarın, hep beraber ağız tadıyla yiyelim, sonra pişman olursunuz ha!” diyerek hafif tertip tehditle beraber insanları uyarmayı ihmal etmedi. Avare Seyit ise, tam bir mahviyet içinde arkadaşlarına hizmete devam ediyordu.
Musul’da Yunus Aleyhisselam’ın kabr-i şerifi, Bağdat’ta İmam-ı Azam, Abdülkadir-i Geylani, İmam Musa Kazım türbeleri ziyaret edildi. Bağdat’tan Kerbela’ya geçeceğiz. Tecrübeli(!) şoförümüz Altındiş yolu kaybetti. Otobüsü sağa çekiyor, askerlere veya esnafa bir şeyler soruyor ama bir türlü doğru çıkışı bulamıyor. En sonunda tepesi attı: “ Arkadaş, su gibi arapça konuşuyorum, adamlar anlamıyor, heriflerin Arapça’sı kıt bilader” deyip işin içinden sıyrıldı. Bir şekilde Kerbela’ya ulaştık. Hazret-i Hüseyin türbesini ziyaret ettik. Oradan Necef’e geçip Hazret-i Ali Efendimiz’i ziyaret ettik. Cenab-ı Allah’a, ziyaretlerimizi kabul etmesi duaları ile yola devam ettik.
Otobüste çoğu zaman eften püften sebeplerle bazı ihtilaflar, çekişmeler, hatta küçük çaplı arbedeler oluyordu. Böyle bir sürtüşmeye doğru gidildiğini hisseder etmez Altındiş Ahmet hemen devreye giriyor ve Müftü Efendi’ye; “Aman Hocam, gözünü seveyim! Şunlara bi konuş, bi mesele anlat ta bi uyusunlar!” diyordu. Gerçekten de Müftü Efendi bir mesele anlatmaya başlayınca, 2-3 dakika geçmeden otobüsün çoğu uykuya dalıyordu. Bu arada Altındiş, sık sık otobüsü durduruyor ve “Lastiklerin havasına bi bakayım” diyerek aşağı iniyordu. Avare Seyit kulağıma eğilip “Doktorum, herif şeker hastası, laf söz dinlemiyor! Ne perhiz, ne ilaç! Ondan sonra motor ikide bir su kaynatıyor! Saat başı teşaşür! Şuna söylesen de biraz dikkat etse!” deyince işin sebebi anlaşıldı. Bu minval üzere devam eden bir haftalık bir yolculuktan sonra ilk hedefimiz olan Medine-i Münevvere’ye vasıl olduk.
Müftü Efendi’yle aynı evde kalıyoruz. Sağlık ocağı olarak düzenlenmiş bir evde 12 saatlik 2 vardiya halinde sağlık hizmeti veriyoruz. Kalan sürenin birazını dinlenerek, birazını da ibadetle geçiriyoruz. Namazlarımızı mümkün mertebe Mescid-i Nebevi’de kılmaya çalışıyoruz. Medine’de çok sıkıntı çekmedik. Birlikte çalıştığımız meslektaşlarımdan birisi de dahiliye mütehassısı Dr. Ali Gören. Bir gün, Niğde müftüsü bir hasta getirdi. Ben hasta ile ilgilenirken odaya Dr. Ali Bey girdi. Müftü Efendi’yi görür görmez “Hoşgeldiniz Sayın Hocam” diyerek ellerine sarıldı ve öptü. Müftü Efendi de şaşkın bir şekilde, “Lan oğlum Ali, senin ne işin var burada” diye sordu. Ali Bey, “Hocam, duanız bereketiyle doktor olduk ve sağlık görevlisi olarak buradayız” diye karşılık verdi. Meğer, Dr. Ali Gören Adana İmam-Hatip Lisesi’nde hizmetli olarak çalışırken, okulun müdürü şu anda karşısında duran Niğde Müftüsü imiş. Dr. Ali Bey, bir taraftan çalışırken, diğer taraftan da dışarıdan İmam-Hatip Lisesi’ni bitirmiş. Lise fark derslerini de verip tıp fakültesine girmiş, önse doktor, sonra da uzman olmuş. Bu olanlardan haberi olmayan Müftü Efendi’nin şaşkınlığı gayet normal. Ne güzel bir tevafuk olmuştu! Müftü Efendi açısından şaşırtıcı, Ali Bey açısından gurur verici!
Medine’de kaldığımız süre içinde beni çok mutlu eden iki önemli ziyaret te nasip oldu! Bu ziyaretleri ayarlayıp bizi de ziyaret kadrosuna dahil eden Nevşehir Merkez vaizlerinden İrfan Hoca’yı minnet ve rahmetle yad ediyorum! Birinci ziyaretimiz, İstanbul’da da ziyaret edip duasını alma fırsatını bulduğumuz değerli büyüğümüz Hacı Musa Topbaş Efendi’ye oldu. Bize bir Medine sofrası kurdular, madden ve manen doyurdular! Ayrılırken bir de seccade hediyeleri oldu. Uzun yıllar üzerinde namaz kılmak nasip oldu, hala saklıyorum. İkinci ziyaretimiz ise, gene İstanbul’da ziyaret etme imkanına sahip olduğumuz Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi Hazretleri’ne oldu. İlerlemiş yaşına ve ciddi seviyedeki hastalığına rağmen ziyaretine kabul buyurdular. Selamımızı, kendisine vekaleten damatları Ömer Kirazoğlu Ağabey alıp cevaplıyordu. Cenab-ı Hakk, her ikisine de rahmetiyle muamele buyursun inşaallah!
Medine ziyaretimiz yaklaşık 10 gün sürdü. Sonra ver elini Mekke! Medine çıkışında mikat mahalli olan Zül Huleyfe’de ihrama girdik. Hicret-i Nebi aleyhisselamın güzergahı takip edilerek inşa edilen Medine-Mekke karayolu yaklaşık olarak 500 km. Hava çok sıcak! Kaptanımız Altındiş Ahmet, hacı adayı yolcularının durumunu yakından takip ediyor! Açıyor mikrofonu, “Sayın hacı adayları, daraldığınızın farkındayım. Hemen klimayı çalıştırıyorum, biraz sonra üşüyoruz derseniz karışmam ha!” Açıyor 302’nin kaloriferini, dışarıdakinden daha sıcak bir hava içeriye hücum ediyor. Hacılar bağrışıyor; “Kapat şunu! Gölge etme, başka ihsan istemez!” Bu minval üzere Mekke’ye vasıl olduk. Şimdiki Zemzem Kuleleri’nin olduğu yerin biraz sol tarafında Ecyad (Ciyad) Bölgesi’nde bir eve yerleştik. Kabe’yi ilk görüşte edilecek duaların kabul edileceği heyecanıyla ilk tavaf ve say’imizi yaptıktan sonra ihramdan çıktık..
Kaldığımız eve yakın bir sağlık ocağında çalışıyoruz. Hava çok sıcak. Şimdiki gibi klimalar falan da yok! Hacı adaylarımızın yaş ortalaması 70 civarında! Özellikle sıcak çarpması vakaları çok sık! Beraberinde çoğunlukla şuur bulanıklığı da oluyor. Hastayı bir küvet içine alıp buzla ovarak soğutuyoruz, sonra serum takıyoruz. Aklı başına gelince de evine gönderiyoruz. Çok yoğun bir tempo ile çalışıyoruz. Arkasından en az 5-6 saat kadar dinlenmemiz gerekiyor. Sonra elimizden geldiği kadar ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz. Bazen Mescid-i Haram’da yatıyor, hurma-zemzem ile kifaf-ı nefs ederek ibadet zamanımızı çoğaltmaya çalışıyoruz. Bu arada çoluk çocuğa, eşe dosta bazı hediyeler de almak icab ediyor tabii. Bu işler de ister istemez bir zaman alıyor. O zamanlar TRT radyosu uzun dalgadan yayın yapardı. Bir elektronik mağazasına giriyorum. İngilizce olarak “Uzun dalgalı radyo var mı” diye soruyorum. Tezgahtar Türkçe olarak “Ankara yok, Ankara yok!” diye cevaplıyor.
Bu minval üzere Mekke günleri, Arafat, Müzdelife, Mina safahatı hızla geçti, günler tükendi. Allah eksiklerimizle beraber kabul eylesin, sağlık görevlerimizin yanında haccla ilgili vazifelerimizi de elimizden geldiği kadar yerine getirmeye çalıştık ve hacı olduk! Bütün bu safahatta Avare Seyit istifini ve duruşunu hiç bozmadı. Büyük bir tevazu ve mahviyet içinde bize ve arkadaşlarına hizmet etti, her işimize koşturdu, yardımcı oldu. Ağzından da kimse hayırdan ve güzel sözlerden başka bir şey duymadı. Böyle böyle, nihayet dönüş günü geldi çattı!
Eşyalarımızı otobüslere yükledik. Hacılarımız yerlerini aldılar. Hareket talimatını bekliyoruz. Arkadaki 18 otobüsten “harekete hazırız” bilgisi geldi. Müftü Efendi, mutad hitap şekliyle Altındiş’e “Tamam Ahmet Efendi, yola çıkabiliriz” dedi. Dedi demesine ama, Ahmet Abi’de bir telaş var. Arabanın etrafında dört dönüyor, terlemiş, sıkıntılı! “Hocam, Seyit ortada yok!” diyor. “Eve bakın, belki bir şeyini unutmuştur” diyor Kırımlı Hoca. “Hocam, her yere baktım. Aşağıdaki oyuncakçıdan torunlara oyuncak alacağım diyordu, oraya da baktım, hiç bir yerde yok” diyor kaptanımız. Arkadaşlarına soruyoruz, arkadaki arabalara sorduruyoruz, yok’tan başka bir cevap yok! Son günlerde Kabe’de uzun müddet kaldığı, dalgın dalgın Kabe-i Muazzama’yı seyrettiği aklıma geldi. “Hocam, bir de Mescid-i Haram’a baksak!” dedim. Müftü Efendiyle birlikte Kabe’ye gittik. Hacı dönüş zamanı olduğu için Kabe avlusu oldukça tenha! Baktık ki, Avare Seyit Hacer-i Esved’in karşısında bir yere oturmuş, sessizce ağlıyor.
“Hacefendi! Haydi, yola çıkmak için seni bekliyoruz!” diyor Müftü Efendi. Avare Seyit, ıslak gözlerle, “Hocam siz gidin, ben gelmiyorum” diyor. “Ben vazifelerimi tam yapamadım, Allahım’a kendimi affettiremedim, benim burada kalmam icabediyor” diye devam ediyor. Müftü Efendi’yle birlikte yarım saat kadar dil döküyoruz. “Hacefendi, sen olmazsan bizim çıkışımıza izin vermezler, 19 otobüs dolusu insan seni bekliyor. İnşallah, gelecek sene bir daha geliriz, eksiklerimizi de o zaman tamamlarız” şeklinde sözlerle zar zor ikna ederek arabaya getirdik. Avare Seyit Bağdat’a gelinceye kadar içten içe ağlamaya devam etti!
Ar-Ar sınır kapısı, Suudi Arabistan ile Irak arasındaki karayolu geçişini sağlayan ana gümrük kapısı. İşlemler için beklerken, arkadaki arabalardan birinde bir karışıklık olduğu haberi geldi. Suudi gümrük görevlisi, bir hacımızı alıp götürmüştü. Müftü Efendi ve o grubun sorumlusu olan hocaefendi ilgililere olayın mahiyetini sorunca, kendilerine; bir hacının başkasının yerine hacc yaptığı, yaptığı sahtekarlıktan dolayı alıkonulduğu ve 4.000 riyal ceza kesildiği, bu ceza ödenmediği takdirde kafilenin geçişine izin verilmeyeceği söyleniyor! Herkes şaşkın! Koca bir konvoy, çölün ortasına mahsur kaldık! Ne yapalım, nasıl yapalım tartışmaları yapılıyor. Bir taraftan hacılardan 5 riyal, 10 riyal para toplanmasına başlanıyor, diğer taraftan da gümrük müdürüyle cezanın biraz düşürülmesi için görüşmeler yapılıyor. Bir kaç gidiş gelişten sonra, müdür sinirleniyor ve “Bir daha gelirseniz ceza 10.000 riyale çıkacak diye bağırıyor! Çaresiz, hacılardan 4.000 riyal toplanıyor, ceza ödeniyor ve alıkonulan hacımız kurtarılıyor. Olayın mahiyeti sorulunca anlattıkları şöyle: Gülşehir’in bir köyünden Ahmet Ağa hacca gitmek üzere tüm hazırlıklarını tamamlamış. Şanssızlık bu ya, yola çıkmadan 3 gün önce düşmüş kalçasını kırmış! Ne yapalım, ne yapalım derken demişler ki:  Ahmet Ağa’nın amcası oğlu Mehmet Ağa’yı onun yerine hacca gönderelim! Olur mu olur! Hiç kimseye de bir şey söylememişler. Olaydan ne grup hocasının, ne de kafile başkanının haberi var! Adamcağız amca oğlunun pasaportuyla kafileye katılıyor ve sonunda hacı da oluyor.
Olayın anlaşıldığı zamana kadar, gümrük görevlileri arabaya biniyor, görevliden pasaportları istiyor, otobüsteki kişi sayısı ile pasaport sayısı aynı ise “Tamam, yallah!” diyor. Olacakla öleceğin önüne geçilmez kaidesince, bu hacımızın olduğu otobüse çıkan görevli, pasaportları eline alıyor ve tek tek hacıları kontrol etmeye başlıyor! Yanlış hacımızın başına gelince bakıyor ki, pasaporttaki resimle oturan kişi aynı kişi değil! “Bu sen değilsin” diyor. Vekil hacımız tasdik ediyor, “He, ben değilim!” “Öyleyse in aşağıya!” Sonrası malum! Müftü Efendi, cezası ödenip kurtarılan hacı efendiye, “Hacefendi, asker sana ‘bu sen değilsin’ dediğinde niye hemen ‘ben değilim’ dedin! ‘Hastalandım’, ‘güneşten karardım’, ‘zayıfladım’ gibi bir şeyler söylesen, belki de adam geçip gidecekti! Kendini de, bu kadar hüccacı da perişan ettin” deyince, pişkin hacımız: “Olur mu Hocam, artık ben hacı oldum! Hacı adam yalan söyler mi” demez mi! Müftü Efendi lahavle çekti, “İşi baştan sona yalan üzerine kurmuş adamın savunmasına bak! Başlattığın yalanı biraz daha sürdüremez miydin sanki!” diye söylendi ve yolumuza devam ettik.
Dönüş yolculuğumuz, gidiş süremizin neredeyse yarısı kadar bir sürede tamalandı ve salimen Nevşehir’e avdet ettik. Allah’a çok şükür, 27 yaşında hacı olmak nasip olmuştu!  Ailelerimizle sevinç içinde kucaklaştık, hasret giderdik. Bir taraftan da gözüm Avare Seyitte! O, karşılamaya gelen torunlarına sarılmış, gözyaşı döküyor! Sevinç gözyaşları mı, hasret gözyaşları mı acaba!
Bir hafta sonra teşekkür mahiyetinde Müftü Efendi’nin ziyaretine gittim. Genel bir değerlendirme yaptık. Hacc yolculuğumuzun, ufak tefek bir iki aksaklık dışında başarılı geçtiği kanaatinde idik. Ben son kanaatimi söylemek zorunda idim: “Sayın Hocam, acizane kanaatim, haccımızın mebrur olduğu yönündedir! Çünkü aramızda Avare Seyit gibi haccının kabul olduğundan şüphem olmayan bir yol arkadaşımız vardı. İnşaallah onun yüzü suyu hürmetine, Cenab-ı Hakk bizlerin de haccını kabul etmiştir!” dedim. Müftü Efendi, taşı gediğine koydu: “Harabat ehlini hor görme zakir! Defineye malik viraneler var!”

Prof. Dr. Mustafa Şenol
Mart 2017, Erdemli

Açıklamalar:

Müftü Efendi (İsmail Kırımlı): 1937 Develi doğumlu. 1974 Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü mezunu. Anamur ilçe müftülüğü, Nevşehir (1978-85), Tekirdağ (1985-93) ve Amasya (1993-99) il müftülüğü yaptıktan sonra emekli oldu ve Tekirdağ’a yerleşti. 2012 yılında, 75 yaşında Tekirdağ’da vefat etti ve oraya defnedildi. Allah rahmet eylesin!
Altındiş Ahmet (Ahmet Yurttaş): Nevşehir’in sevilen, renkli, tecrübeli şoförlerinden. 1986’da vefat etti. Allah rahmet eylesin!
Avare Seyit (Seyit Mehmet Pınarbaşı): Nevşehir’in sevilen esnaflarından. Lale Sanayi’nin kuruluşunda büyük hizmetleri ve katkıları oldu. Uzun süre, Nisa Otel’in altında büfe işletti. 2000 yılında rahmete kavuştu. Allah rahmet eylesin!
Prof. Dr. Ali Gören: 1950 Adana doğumlu Gastroenteroloji uzmanı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli öğretim üyesi. 21. Dönem Fazilet Partisi Adana Milletvekili. Halen şalgam üretimi ile meşgul.
Küssük: Kısa, kalın ve kırılması zor değnek. Kapı ile duvar arasına dayanır, kapının açılmasını engeller.
Teşaşür: Küçük abdest.

 


Resim 1. Merhum Ahmet Yurttaş, Hülya Koçyiğit’le birlikte otobüsünün önünde, 1976.

 


Resim 2. Merhum Seyit Mehmet Pınarbaşı (Avare Seyit) büfesinin önünde, 1985 civarı.

 


Resim 3. Merhum İsmail Kırımlı. Nevşehir Müftüsü (1978-1985).

Semer!

Lokman Hekim bir gün, arkasında;
Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı,
Elimizden ne gelir Hakk’a duadan gayrı
yazan makamında tefekküre dalmış; “İyice yaşlandık, Allah hayırlı ömür versin amma, emr-i Hakk’ın fazla uzak olmadığı da belli. Bu dünyâdan göçtükten sonra ahâlinin sağlığı ile ilgilenecek bir vâris bırakmadan ölmek bize yakışmaz” diye düşünerek o gözle etrafa bakar olmuş. Bir zaman sonra, gözünün tuttuğu cevval görünümlü bir genci yanına çırak olarak almış.
Uzunca bir süre birlikte çalışıp ahâlinin dertlerine derman olmaya gayret etmişler. Çırağının iyice olgunlaştığını düşünen Lokman Hekim bir gün; “Bak oğlum, bugün son defâ birlikte hastaya gideceğiz. Ne dediğime, ne yaptığıma, hastayı nasıl tedâvi ettiğime dikkat et. Yârın seni tek başına hastaya göndereceğim, bu senin imtihanın olacak” demiş.
Biraz sonra karnı ağrıyan bir hastaya çağrılmışlar. Çırağıyla birlikte hastanın evine giden Lokman Hekim, hastayı ve yakınlarını dinlemiş, hastayı güzelce muayene etmiş ve karın ağrısının sebebini merâk eden hastaya; “Bugün kavunu biraz fazla kaçırmışsın, mîden bu kadar fazla kavunu çevirememiş, ondan dolayı ağrıyor” demiş. Hasta; “Haklısınız, çok tatlı bir kavundu, nefsime hâkim olamadım, hepsini yedim” cevâbını vermiş. Lokman Hekim gerekli tedâviyi uygulamış, hasta rahatlamış, mekanlarına dönmüşler.
Çırağına; “Dikkat ettin mi evlâdım, bugünkü hastadan ne öğrendin?” diye sormuş. Çırak; “Etmesine ettim ustam da, adamın karnının fazla kavun yemekten dolayı ağrıdığını nasıl anladın, akıl erdiremedim” demiş. Lokman Hekim; “Hastayı dikkatlice muayene ettim, önemli bir şeyi yoktu. Eve girerken, kapının yanındaki çöp tenekesinin ağzına kadar kavun kabuğu ile dolu olması dikkatimi çekmişti. Oradan mantıklı bir bağlantı kurarak bu sonuca ulaştım” diye açıklama yapmış. Çırak, bilmiş bir edâ ile “Haa, anladım” demiş.
Ertesi gün, gene karnı ağrıyan başka bir hasta için çağrılınca Lokman Hekim çırağına; “Hadi bakalım, bu hastaya sen yalnız gideceksin, unutma, başarılı olursan sana müstakil olarak hekimlik yapma izni vereceğim” deyip hastaya yollamış.
Hastanın evine varan çırak, hastayı muayene etmiş. Merakla ağrının sebebini öğrenmek isteyen hastaya; “Sen bugün eşşek eti yemişsin, mîden de eşşek etini hazmedemediği için ağrıyor” açıklamasını yapmış. Hasta ve yakınları şaşkınlık içinde; “Doktor Bey, eşşek eti yenir mi?, biz eşşek eti yemedik. Allah’a şükür hâlimiz vaktimiz yerindedir, îcâbında evimizde ceylan eti bile bulunur, biz niye eşşek eti yiyelim” diye karşılık vermişler. Çırak, ısrarla ve hâkimâne bir edâ ile; “Ben anlamam, bu adam eşşek eti yemiş, suyuyla çorbasını mı yapmış, kıymasıyla köfte mi yapmış, sırtından biftek mi hazırlatmış bilmem ammâ, illâki eşşek eti yemiş. Doktordan iyi mi bileceksiniz?” diye ev halkını azarlamış. Hasta ve sâhipleri bakmışlar ki acemi doktorun laftan anlayacağı yok, çâresizce; “Peki demişler, kabûl ediyoruz, hastamız eşşek eti yedi, sen ağrının çâresine bak”. Çırak kendince tedâvisini uygulamış. Hasta düzeldi mi düzelmedi mi bilinmez, ustasının yanına dönmüş.
Lokman Hekim; “Nesi varmış hastamızın evlâdım” diye sorunca, “Ustam, adam eşşek etini yemiş, tabî ki karnı ağrıyacak” cevâbını vermiş. “Nereden bildin eşşek eti yediğini” sorusuna ise, “Eve girip avluya baktığımda, köşede palan (semer) boş duruyordu, eşşek ise ortada görünmüyordu. O anda zihnimde bir şimşek çaktı ve eşşeği adamın yediğini anladım. Beni şaşırtmak için inkâr ettilerse de ben kül yutar mıyım?, karârımı verdim ve tedâvimi uyguladım” açıklamasını yapmış.
Lokman Hekim; “Anlaşıldı evlâdım, senden iyi bir nalbant çırağı olacak” deyip delikanlıyı şehrin meşhur nalbantı Odabaşoğlu Ali Efendi’ye yollamış.

Kıssadan hisse: Hekimliğin sembolü olan yılanın önemli özelliklerinden birisi de dikkattir, ama ancak doğru yere odaklanan dikkat değerlidir.

Derme suyu!

Rivâyet olunur ki; sıcak bir yaz günü Hazret-i Mesih (Îsâ), arkadaşları ile berâber, Gündüzbey Kasabamız’ın üst taraflarında gezinirken oldukça susamışlar. Mesih Aleyhisselam, âsâsını yere vurunca kayaların arasından bir pınar fışkırmış, doya doya içmişler!
Hazret-i Îsâ oradan ayrıldıktan sonra, bölge halkı ona hürmeten suyun çıktığı yere küçük bir kilise (deyr) yapmışlar ve Deyr-i Mesih (Mesih Kilisesi) adını vermişler. Deyr-i Mesih adı, zamanla “Derme”ye dönüşmüş. İşte bugün içme suyu olarak kullandığımız, artanı da şehrin ortasındaki kanaldan akan suyumuzun hikâyesi budur arkadaşlar!

Mişmiş!

Rivâyet olunur ki, 150 yıl kadar önce, Malatya eşrâfından Hacıhaliloğlu Mustâfendi, birkaç arkadaşı ile birlikte hacca gitmişler. O zamanlar hacca yaya veya hayvan sırtında gidiliyor! Halep-Şam arası bölgede gâyet lezzetli, suyu az, hurma gibi kuruyan bir meyve görüyorlar ve adının mişmiş olduğunu öğreniyorlar! Hac dönüşünde aynı bölgeden geçerken, bu meyvenin Malatya’da yetişip yetişmeyeceğini soruyorlar! Oranın halkı da iklim şartlarını öğrenince, mişmiş’in Malatya’da rahatlıkla yetişebileceğini söylüyorlar! Yanına bolca mişmiş çekirdeği alan Mustâfendi, hacı karşılama ve ağırlama merâsimleri bittikten sonra, bahçesinde çukurlar açıp çekirdekleri dikmeye başlamış. Bahçe duvarından onu seyreden komşusu sormuş: “Hayrola Hacefendi, ne yapıyorsun”? “Halepten getirdiğim bir meyveyi dikiyorum”! “Dikince n’olacak”? “Bitecek”! “Sonra”? “Büyüyecek”! “Sonra”? “Çiçek açacak”! “Sonra”? “Çağla olacak”! “Sonra”? “Olgunlaşacak”! “Sonra”? “ Kurutulacak! “Sonra”? “Âfiyetle yenecek”!
Komşunun bu uzun hesaplı işe pek aklı yatmamış! Dönmüş öbür duvar komşusuna: “Dikecekmiş! Bitecekmiş! Büyüyecekmiş! Olacakmış! Kuruyacakmış! Yenecekmiş! Mişmiş de mişmiş! Mişmiş de mişmiş! Olmaz bu iş”! demiş.
Ama fidanlar büyümüş, çiçek açmış, meyveye durmuş ve yeni meyvenin adı mişmiş olmuş! Hacıhaliloğlu da böylelikle Malatya’nın en meşhur kayısı çeşidi olmuş!

Gevher Nesibe Sultan!

Sultan II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesîbe Hâtun, gönlünü bir sipâhi beyine kaptırır. Ama ağabeyi bu işe pek sıcak bakmaz ve sipâhi beyini savaşa gönderir. Savaştan yaralı olarak dönen genç kumandan, bir süre sonra vefât eder. Bu işe çok üzülen Sultan, ince hastalığa yakalanır.
Kardeşinin hastalığına çok üzülen ağabeyi, pişmanlık içinde son arzusunu sorar. O da: “Ağabeyciğim, bir hastâne yaptır ki, sevdiğimin ve benim durumumda olan hastalar buradan şifâ bulsunlar” der. İşte Anadolu’nun ilk tıp fakültesi ve hastânesi bu vasiyet üzerine yapılmıştır arkadaşlar! Bir vefâ örneği olarak, Kayseri’deki tıp fakültemize bu değerli hanımefendinin adı verilmiştir. Bendeniz de Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi mêzunu olmaktan gurur duyuyorum!

Hacı Gafer Ağa

Kasabamızın sevilen dellalı rahmetli Süleyman Işığın (Hacı Gaferin Sülman) babası, Hacı Hasan Işığın dedesi, merhum Hacı Gafer (Gaffar) Ağa, biraz rahat bir tabiata sâhip olup, kendisine uygun yapıda da bir hanımı varmış.
Karayazıdaki tarlalarına ektikleri buğday iyice olgunlaşmış ve biçme zamânı gelmiş. Akşamdan, yârın ekin yolmaya gitmek üzere hazırlıklarını yapmışlar. Sabah namâzını kılmışlar, eşeklerini yükleyip, yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra tarlaya varmışlar.
Hacı Gafer Ağa: “Hanım, ekin biraz nemli. Biz biraz uzanalım, güneş azıcık yükselsin, kalkınca şööyle bir kısmı biçeriz” deyip kendilerine bir hedef çizmiş. Uzanmışlar, güneş biraz yükselmiş, ortalık biraz ısınmış, kuşluk vakti olmuş. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, acıktık. Getir bakalım nevâlemizi. Yemeğimizi yiyelim, ondan sonra şöööyle bir yeri biçeriz” deyip, öncekinden daha büyük bir alanı hedef olarak eliyle işaretlemiş. Yemeklerini yemişler. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, elhamdülillah doyduk. Ama üzerimize de bir ağırlık çöktü. Biraz gözümüzü kirletelim, ondan sonra şööööyle bir bölümü biçeriz” deyip, öncekilerden daha geniş bir alanı eliyle çizmiş. Uzanıp biraz gözlerini dinlendirmişler. O sırada hava da iyice ısınmış, öğlen olmuş. Hacı Gafer ağa, “Hanım, güneş te iyice kızdı ha! Bu sıcakta çalışılmaz! Namazımızı kılalım, ikindiye kadar biraz uyuyalım, kalkınca şöööööyle bir yeri hallederiz” deyip günün en geniş dâiresini işâretlemiş. İkindi vaktine kadar uyumuşlar. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, gün eğildi, şimdi işe başlasak bile tarlayı bitiremeyiz. Zâten şimdi yola çıksak eve anca akşama varabiliriz. Acelemiz yok! Yârın gelelim, bir çırpıda tarlanın hepsini biçer gideriz” demiş.
Rivâyet odur ki, Karayazıdaki bir dönüm tarlanın biçilmesi, bu minval üzere bir haftayı bulmuş. Bu rivâyeti kendisinden dinlediğim kıymetli annem, bir iş biraz sürüncemede kaldı mı, “bu iş, Hacı Gafer Ağa’nın işine döndü” diye bu hikâyeyi hatırlatır. Hacı Gafer Ağa’nın, hanımının, oğlu Sülman Amca ve hanımının, âileden âhirete göçen diğer fertlerin mekanları Cennet olsun. Kalanlara hayırlı ömürler dilerim.

Gelecek sene de oraya değer!

Kasabamızın sevilen büyüklerinden, rahmetli Hâfız Ahmet Kutlar (Cemel Hoca’nın Hâfız Ahmet), Karşı’daki bağını belletmek üzere beş tâne ırgat götürür. Yanlarında oğlu Tâhir de vardır. Irgatlar bağı bellemeye başlarlar. İçlerinden birkaçı, işi bir an önce bitirip yevmiyelerini almak derdindedir. Tâze toprağı kaldırıp, bellenmemiş yerlerin üzerini de kapatacak şekilde savururlar. Buna halk arasında “gömmek” denir. Gömülen yerlerde bir hafta on gün sonra otlar belirir.
Irgatlardan bazılarının gömdüğünü gören rahmetli Tâhir Ağabey, bağın üst başındaki ağacın altında ırgatlara kuşluk yemeği hazırlamakta olan babasına:
– Baba, ırgatlar gömüyorlar, şunlara bir şey söylesen! der.
Irgatlarla tartışmaya girdiği takdirde halkın diline düşeceğini, “koskoca Hâfız Ahmet, birkaç amele parçasıyla kavga etmiş” denileceğini bilen rahmetli Hoca Baba, alttan almanın daha mâkul olacağına karar verir ve:
– De oğlum de! Gelecek sene de oralara değer! der, işine devâm eder. Ruhu şâd olsun!

Geçin şu tarafa!

Hâfız Ahmet Amca, kasabamızın sevilen, sayılan büyüklerinden, emekli bir âlimdi. Emekli olmasına rağmen, Aşağı Mahalle (Emine Hâtun) Câmii’nde Ramazan boyunca cemaate vâz u nasîhat eder ve  terâvih namazını kıldırırdı. Bayram sabâhı da sohbetini yapar, o senenin son vazîfesi olarak bayram namazını kıldırıp, gelecek seneye kadar istirahate çekilirdi.
Kasabamızda, evlerde bayramlaşma yapıldıktan sonra, akrabâ ve komşu ziyâretlerinden önce Hâfız Ahmet Amca’yı ziyâret etmek, elini öpüp hayır duâsını almak, neredeyse bir gelenek hâline gelmişti. Kasaba halkı, gruplar halinde Hoca Baba’yı ziyâret eder, uzun su bardaklarında sunulan gül şerbeti ve iki adet Bifa bisküvisinden ibâret ikrâmını alır, bu arada Hoca Baba’nın kısa sohbetini dinlerlerdi. Yeni bir grup gelince, eskiler müsâde isteyip ayrılırlardı.
Kasabanın bıçkın delikanlıları da, bir ekip halinde Hoca Baba’yı ziyârete gelirler, gül şerbeti ve bisküvilerini alıp minderlerine oturduktan sonra, içlerinden biri Hoca Efendi’yi konuşturmak amacıyla bir soru sorar:
– Hoca Baba! Yârın âhirette bizim hâlimiz n’olacak?
– Ne varımış hâlinizde?
– Abdes yok! Namaz yok! Akşamdan akşama da olsa, ufak tefek bişeyler oluyor! Ne olacak bu hâlimiz?
Hoca Baba, bu ısmarlama ve biraz da kışkırtıcı soruya cevap vermeden önce biraz düşünür, başını hafifçe sallayıp sakalını sıvazladıktan sonra:
– Yârın, ind-i İlâhiye vardığınız zaman, Cenâb-ı Allah sizi tesbih gibi karşısına düzecek! Kaşlarını çatıp sert bir edâ ile hepinize teker teker soracak!
– Adın ne lan senin?
– Ahmet!
– Seninki?
– Mehmet!
– Seninki?
– Ali, Veli, Hasan, Hüseyin…
– Lan namıssızlar! Dünyâdayken az bekmez yememiş*, az halt karıştırmamışsınız! Lâkin ben şu isimlere kıyıp ta sizi nasıl ateşe atayım lan! Geçin şu tarafa! diyecek.
Bu güzel cevâbı alıp muratlarına eren delikanlılar, yeni bir grubun gelmesi ile müsâde isteyip memnun bir şekilde huzurdan ayrılırlar. Tabîi ki, bir zaman sonra bu gençlerin de istikâmetlerini bulup, abdestli namazlı insanlar haline geleceğini söylemek gereksizdir!
Dînimizin sevdirici ve kolaylaştırıcı yüzünü temsîl eden sevgili Hoca Baba’mızın ruhu şâd, makâmı yüce olsun! (02.01.2014)

* Pekmezi yemek, pekmezi karıştırmak: İç Anadolu’da, kötü ve hoşa gitmeyen işler yapmak anlamında kullanılan bir deyim.