Deli suyu

Baş müneccim, Çin Pâdişâhı’na günlük raporunu sunmuş: “Pâdişâhım, üç ay sonra bir yağmur yağacak, bu sudan içen herkes delirecek. Ona göre tedbirinizi alın”. Bunun üzerine Pâdişah, hemen devâsâ sarnıçlar inşâ ettirmiş. İçlerini tâze kaynak suları ile doldurtmuş.
Müneccimlerin dediği gibi üç ay sonra o yağmur yağmış. Suyundan içen herkes delirmiş. Pâdişah, önceden aldığı tedbir sâyesinde saray halkını koruma altına almış. Böylelikle, idârecilerin akıllı, yönetilenlerin ise deli olduğu bir garip hal meydâna gelmiş.
Gel zaman git zaman, sarnıçlardaki su azalmaya başlamış. Pâdişah ta, uzak halkalardan başlayarak saray ahâlîsini fedâ etmeye mecbur olmuş. Sonunda su iyice azalınca, ailesi hâriç herkese deli suyunu içirmek zorunda kalmış. Pâdişah ve âilesi akıllı, bunun dışındaki herkes deli! Hazıra dağ dayanmaz! Su iyice azalınca, âileyi de fedâ etmek icâbetmiş. Pâdişah akıllı, herkes deli!
            Bu kadar delinin içinde bir kendisi akıllı! Bir, iki, üç… Pâdişah bakmış ki olacak gibi değil, “getirin şu sudan” demiş, bir el testisi suyu tepesine dikmiş!

Bir mıh bir nal, bir nal bir at…!

Vakt i zamânında bir seyyah, bir han’a inmiş! Atını bağlayıp yemini, suyunu veren hancı çırağı: “Beyim, atınızın sağ arka ayağından bir mıh düşmüş, çaktırsanız iyi olur” demiş. Seyyah, “adaam sende, daha bir sürü mıh var, bir mıhdan ne olacak” demiş. İkinci handa bir mıh daha düşmüş, oradaki çırak da uyarmış, bizimki üstüne uğramamış. Üçüncü handa bir mıh daha, dördüncü handa ilk nal düşmüş, seninki gene “daha bir sürü mıh ve nal var” havasında! Lafı uzatmayalım, her handa bir mıh veyâ nal bıraka bıraka son hana gelmiiş! Oradaki çırak, “Beyim, atınızın ayaklarında nal kalmamış, önünüzde çöl var, böyle yola çıkarsanız, çölün ortasında atın ayağına bir taş batar, kendisi de orda kalır, sizi de orda bırakır. Atınızı nallatın, yola ondan sonra devam edin” demiş. Seyyâhımız, “un gibi kumda taş ne gezer” deyip sürmüş atını çöle! Çırağın dediği gibi, çölün ortasında atın ayağına bir taş batmış, at da orada kalmış seyyah da!

Yüzün sirke satıyor!

Vakt i zamânında birbirine komşu iki bal tüccarı varmış. Biri, pazara gider, köylünün getirdiği balları alır getirir vitrinine koyarmış. Diğeri ise, dağ dere dolaşır, en kaliteli ve seçme balları toplar, dükkanına yerleştirir ve satışa arzedermiş. İki komşunun fiyatları arasında ciddî bir fark da yokmuş. Gel gör ki, sıradan bal satan tüccarın dükkanı vızır vızır işlerken, kaliteli bal satan komşusu sinek avlarmış. Bir gün, iki gün, üç gün… Sonunda dayanamamış, girmiş komşusunun dükkanına: “Selâmünaleyküm komşum, hayırlı işler”! “Aleykümselaam komşum, hoş geldin, sana da hayırlı işler”! “Komşum, kusura bakmazsan sana bir şey soracağım”! “Ne kusuru komşum, buyur sor”! “Vatandaşa bir şey diyemem, onlar balın kalitesinden anlamazlar! Ama sen meslektaşımsın, balın kalitesini bilirsin! Sen sıradan bal satıyorsun, ben ise en kaliteli balı satıyorum!  Fiyatlarımız da birbirine yakın! Buna rağmen, senin dükkanın arı kovanı gibi işliyor, benim dükkanda ise in cin top oynuyor! Bunun sebebi hikmeti nedir diye sana bir sorayım dedim”! “Bunu bilmeye ne var komşum! Sen hakikaten kaliteli bal satıyorsun, ama yüzün sirke satıyor birâder! Benim ise, hem kendim hem de yüzüm bal satıyor”!

 

Adabıyla erkanıyla, yoluyla yordamıyla!

Günlerden bir gün şehzâde hazretleri ava çıkmış. Bir geyik, bir tavşan, bir keklik, bir de bıldırcın avlamış. Bu arada epeyce yorulmuş ve bir çeşme başında mola vermiş. Elini yüzünü yıkamış, çeşmeden kana kana su içmiş. Tam ayrılacağı sırada o bölgede çadır kurmuş olan bir çerîbaşının kızı çeşmeye su doldurmaya gelmiş. Olacak bu ya, şehzâde, pek de güzel olmayan bu kara kuru kıza gönlünü kaptırmış!
Saraya dönmüşler ama şehzâdeye bir haller olmuş! Yemeden içmeden kesilmiş, sararmış solmuş! Kimseyle konuşmuyor, sorulanlara cevap vermiyormuş! Günden güne durumu kötüleşmiş, yataklara düşmüş! Doktor hekim, müneccim muvakkit, ulemâ evliyâ şehzâdenin derdine derman olamamış! Son çâre olarak Lokman Hekim’e mürâcaat edilmiş. Lokman Hekim, şehzâdeyi muayene etmiş, sormuş soruşturmuş, anlamış dinlemiş, sonunda meseleyi çözmüş:

  • Pâdişâhım, şehzâde hazretleri bir çingene kızına âşık olmuş! Ama sizin, Hanım Sultân’ın ve ahâlinin bu işe pek iyi gözle bakmayacağını düşünmüş! Bunu gurur meselesi yapmış, tutulduğu kara sevdâdan da vazgeçememiş! Böylelikle iğneden ipliğe dönmüş!

Durumu öğrenen pâdişah kızmış, köpürmüş, küplere binmiş!

  • Lan oğlum, sevdâ işinde gurur olur mu, gönül ferman dinler mi? Niye durumu bize anlatmadın? Kendini mahvettin, bizi de telef ettin! Hemen bir heyet gönderir, kızı isteriz, sen gönlünü ferah tut! demiş.

Hemen başvezir riyâsetinde bir heyet hazırlanmış, hediyeler behiyeler develere yüklenmiş ve çerîbaşının obasına doğru yola çıkılmış! Obaya varıp çerîbaşının çadırını bulmuşlar. Başvezir:

  • Değerli Çerîbaşı! Şehzâdemiz hazretleri avda gezerlerken kerîmeniz hanımefendiyi görmüşler, pek bir beğenmişler! Allâh’ın emriyle, peygamberin kavliyle, pâdişâhımızın selâmıyla, hediye ve behiyelerimizle, kızınızı şehzâdemize istiyoruz! demiş. Demiş demesine ama Çerîbaşı hiddetle yerinden doğrulmuş ve:
  • Heyyt! Hediyelerinizi behiyelerinizi de alın ve defolun çadırımdan! Benim size verilecek kızım yok! deyip heyeti kovalamış! Heyet şaşkın, süklüm püklüm geri dönmüş! Meseleyi duyan ahâli:
  • Kıyâmet alâmeti arkadaş! Bir çingene parçası, koskoca şehzâdeye kızını vermiyor, bu nasıl iş, diye aralarında durumu tartışmaya başlamışlar! Netîcede konu Bekri Mustafa’nın kulağına kadar ulaşmış! Bekri Mustafa hemen pâdişâhın huzûruna çıkmış ve:
  • Pâdişâhım, müsâde buyurursanız kızı hemen alıp geleyim! demiş. Pâdişah:

Oğlum, koca başvezir ve berâberindeki vüzerâ heyeti kızı alamadı! Sen nasıl alacaksın? demiş.

  • Pâdişâhım, siz müsâde buyurun, gerisini bana bırakın! diye cevaplamış. Pâdişah:

Peki, sana müsâde! demiş.
Müsâdeyi alan Bekri Mustafa, kafayı çekmiş, silahları bıçakları çapraz kuşanmış, varmış çerîbaşının obasına, basmış narayı!

  • Heeyyt! Çerîbaşı mısın çerçibaşı mısın, ne haltsın! Gel lan buraya!
  • Buyur Beyim, hoş geldiniz, sefâ geldiniz! Buyurun şöyle başköşeye!
  • Ulan sen kim oluyorsun da sümüklü kızını şehzâdeme vermiyorsun! Alayım mı kelleni aşağıya?
  • Aman Beyim! Biz kiim, şehzâdeye kız vermemek kim! Ama, sizin gibi gelip şöyle yoluyla yordamıyla, usûlüyle erkânıyla istemediler ki! Kız emrinize âmâde, buyurun alın götürün!!

Öyle yaşadı, öyle öldü!

Sâlih Dedeoğlu (Dedoğlu), güneşle birlikte atını arabaya koştu, Çakalbayırı’ndaki gılamadayı getirmek üzere yola çıktı. Önümüzdeki hafta, kadınlar evde 12 testi kış ekmeği yapacaklardı. Ekmek pişirilirken en çok işe yarayan yakacaklar, zelderi çıtılgısı ile gılamada idi. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bağa vardı, gılamadayı yükledi, iki defa çapraz şekilde urganla bağladı. Köye dönerken, gelişin aksine yol haylice yokuştu. Sarıkaya’nın yanında yan kayışlardan birisi koptu. Bir sigara yakan Dedoğlu, bir taraftan kopan kayışı urganla bağlamaya uğraşırken bir taraftan da kelime hazînesindeki en okkalı küfürleri sıralıyordu. Nasıl sövmesindi ki! Birazdan yeni yaptırdığı odanın tavan betonunu dökmek üzere adamlar gelecekti. Bu usta ve amele takımı zaten külliyen sahtekardı. O olmadan iskeleyi nasıl kurarlar, kalıbı nasıl çakarlar, demiri nasıl döşerler, betonu nasıl karıştırırlar, suyu nasıl telef ederler, bilinmezdi.
Eve, hesapladığından bir saat kadar geç gelebildi. Geldiğinde bir kalıpçı, bir demirci ve iki amele işe başlamışlardı bile. Adamlara selam verip, karısının hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdu. Bir tas tarhana çorbası içti, sigarasını yaktı, çayını eline alıp işçilerin yanına vardı. Büyük oğlu işçilere çay ikram diyordu. İlk dikkatini çeken iskeledeki yamukluk oldu. Tavan direklerini çakmaya uğraşan kalıpçıya bağırdı:

  • Lan usta bozuntusu, bu nasıl iskele oğlum, üstüne bir köfek taşı koysam yıkılacak. İlk kürekle birlikte tepemize uçar lan bu direkler!

Kalıpçı Osman Usta, Dedoğlu ile asker arkadaşı idi. Sâlih’in küfürbazlığından, askerde de başlarına gelmedik hal kalmamıştı. Köyde, Dedoğlu kadar okkalı, endâzeli, sunturlu söven ikinci bir kimse yoktu. Onun bu tarz konuşması, kendisine taltif gibi gelir, işi şamataya boğmak için kendisi de husûsen Dedoğlu’nun nasırına basar, en yakası açılmadık küfürleri ettirmek için bütün mahâretini kullanırdı.

  • Dedoğlu, işime karışma. Sen ne anlarsın iskeleden, ne anlarsın kalıptan. O iskele seni, beni taşıdığı gibi üstüne yedi sülâleni de yığsan yıkılmaz evelallah!
  • Bi yıkılsın da o zaman gösteririm ben sana Hanya’yı Konya’yı!
  • Konya’yı anladık ta Hanya nere oluyor emmoğlu?
  • Bana laf yetiştireceğine keserin önünde yamuk giden çivine bak oğlum!

Beton karmakta olan amelelere yöneldi:

  • Çimentoyu top top bırakmayın, iyice karıştırın, mülemâ gibi bir beton isterim ha!
  • Merak etme Salik Emmi, istediğinden âlâ olmazsa yevmiyemizi vermezsin, diye cevapladı Guddüs’ün Ahmet.
  • Lan Yaşa, tam 300 kilo demir aldırdın bana, bi yetiştirme de göreyim.
  • Yetişir, yetişir, sen gönlünü ferah tut Dedoğlu, dedi Demirci Yaşar Usta.

Bir kalıpçıya, bir demirciye, bir amelelerin yanına varıyor, direktifler veriyor, dudağında sigara, elinde çay, essahtan mütâyitlik yapıyordu. Bu arada, betonun karılması bitmiş, kalıp tamamlanmış, demir döşenmiş, beton, atılmaya hazır hâle gelmişti. İşçiler, karılmış betonu iskeleye atmaya başladılar. 25-30 kürek atmışlardı ki, iskele gıcırdamaya başladı.

  • N’oluyor lan Osman?
  • İskele yaylanıyor, bişey olduğu yok. Ahmet, çık iskeleye, betonu dama aktar.
  • Olur Usta.

Ahmet’in zıplayıp üstüne çıkması ile iskelenin yere yayılması bir oldu.

  • Vay anasını! N’oldu lan usta bozuntusu, senin iskele yedi sülâleme değil iki kürek betona bile dayanamadı.
  • Ben de annamadım yav, iyicene de sağlamlamıştım.
  • Belli, belli. N’olacak şimdi?
  • N’olacağı var mı, yeniden kuracağız.
  • İnşallah bu seferki de yıkılır da seni şurada deve gibi bağırta bağırta keserim.

Dedoğlu hırsla hayatta dolanmaya başladı, sigaranın birini yakıyor, birini söndürüyordu. Son günlerde ara sıra midesinin üzerine oturan ağrı, yeniden ve daha ağır bir şekilde kendini göstermeye başlamıştı. Ne inat ve aksi bir adamdı, karısının devamlı yalvarmalarına rağmen, ne günde iki paketi bulan sigaradan, ne de zifir gibi demli çaydan vazgeçmemiş, bir doktora da gitmemişti. Gün boyunca avuç avuç karbonat atıyor, böylece midesi bir nebze olsun yatışıyordu.
Osman Usta çöken iskeleyi ayırdı, daha dağlam bir şekilde yeniden kurdu. İyice kontrol etti, bu sefer yıkılacak gibi durmuyordu. İşçiler betonu iskeleye aktarmaya başladılar. Bu arada Haceli küreği biraz fazla zorlamış olacak ki, gürgen sap, çatt! diye kırılıverdi.

  • Ha oğlum, cinlerimi tepeme çıkarmada bu ustan olacak herifle yarışa mı girdin? Nerden bulacağım ben sana şimdi sapı sağlam küreği?
  • Merak etme Salik emmi, bir tane yedek getirdiydim.

Midesindeki ağrı döşüne doğru yayılmaya başlamıştı. Cebinden çıkardığı küçük naylon torbadan bir avuç karbonat aldı, susuz yuttu. Her zaman 10-15 dakka sürüp geçen ağrı bu sefer inatçıydı. Bir sigara daha yaktı, sol elini midesinin üzerine bastırdı, biraz rahatlar gibi oldu.
Bu arada, Yaşar Usta, demir döşemenin bağlantılarını da bitirip aşağı inmişti.

  • Bana müsade Dedoğlu, Ağa’nın Şevket’in arabasının şınaları gevşemiş, dükkanda beni bekliyor.
  • Dur oğlum dur, şu usta müsveddesi işini bitirsin de öyle git. İskelesi çürük adamın kalıbına nasıl güveneceğiz. Belli mi olur, o da tepemize göçer!
  • Fırsat eline geçti Dedoğlu, say bakalım daha ne çürüğümüz, çarığımız, kusurumuz varsa! dedi Osman Usta.
  • Ahmet! Haceli! Atın lan şu herifin betonunu da bir an evvel dilinden kurtulalım!

Ahmetle Haceli, iskeledeki betonu odanın damına aktardılar, yere inip kalan betonu tekrar iskeleye, oradan da dama attılar. Osman Usta dama çıktı, dökülen betonu masdarlamaya başladı.

  • Haceli, kolum kaldırmıyor oğlum, şu masdarın ucundan tutuver hele!

Haceli de dama çıktı, Osman Usta’yla beraber masdar çekmeye başladı. Dedoğlu aşağıdan endişeli gözlerle onları tâkip ediyor, bir taraftan da bağırıyordu:

  • Çok uca gelmeyin lan, sonra aşağı uçar da bir tarafınızı kırarsanız karışmam ha!
  • Sen de bizi çocuk yerine koydun yav Dedoğlu. Azarın, zılgıtın bini bi para! Bi daha senin işine gelirsem iki olsun! Al işte, en uca kadar geldim, de bakalım diyeceğini! demeye kalmadı, saçağın altındaki dikmenin kırılması ile Osman Usta’nın, kalıp ve betonla karışık yere inmesi bir oldu.
  • Lan sizin yapacağınız işin de, ustalığınızın da, ameleliğinizin de, betonunuzun da, demirinizin de, çimentonuzun da, anasını avradını, çoluğunu çocuğunu …….. diye bağırırken, göğsüne bir bıçak saplandı, îman tahtası altında yakıcı bir ağrı hissetti, gözleri karardı, yere düştü.

Hemen, belediye minibüsünü süren damadı Deli Yusuf’un oğluna haber verdiler. Hüseyin, battaniyeye koydukları baygın vaziyetteki Dedoğlu’nu 5 kilometre uzaklıktaki şehir merkezine, hemşerileri olan doktor Mustafa Bey’in, minibüs durağının yakınındaki muayenehânesine yetiştirdiğinde, olayın üzerinden 10 dakîka geçmiş geçmemişti. Yüzüne ölü benzi vurulmuş olan Dedoğlu’nun tansiyonunu alamayan Mustafa Bey, dinlediği mitral ve triküspit odaklardan da ses sedâ duyamadı. Bütün sistemi sükût etmiş olan Dedoğlu’nun dudakları hâlâ kıpırdıyordu:

  • Anasını avradını, çoluğunu çölmeğini, eniğini cücüğünü……

Doktor Mustafa Bey, Dedoğlu’nun gözlerini kapatırken, “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hikmetine aynel yakîn şâhit olmanın verdiği şaşkınlıkla:

  • Öyle yaşadı, öyle öldü, böyle yaşadı, böyle öldü. Allah taksirâtını affetsin! diye mırıldanıyordu.

Gılamada: Budanmış bağ çubuğu
Zelderi: Zerdali, kayısı
Çıtılgı: İnce, kısa dal parçaları
Yan kayış: Arabayı çeken, hamut ile falaka arasındaki sağlam ve enli deri şerit
Köfek taş: Çok hafif, beyaz, gözenekli taş, pomza
Mülemâ: Macun, krem
Şına: Tekerin çevresindeki demir kasnak
Masdar: Betonu tesviye etmekte kullanılan düzgün tahta parçası

Ilık sarı su!

1985 yılıydı. Memleketim olan Nevşehir’de serbest pratisyen hekim olarak çalışıyordum. Bir gün, merkeze bağlı Çardak köyünden 45 yaşlarında bir kadın, yanında kocası olduğu halde muayenehâneme geldi. Çardak köyünün çoğunu tanırdım. Biraz hal hatır sorma ve hoşbeşten sonra esas meseleye geldik. Kiraz Hanım’a şikâyetini sordum. “Bir dokun, bin âh işit kâse-i fağfurdan” sözü sanki onun için söylenmişti. Başladı anlatmaya:
– Ah dohtur beyim ah, ben bu derdi tam 18 senedir çekiyorum. Gitmediğim dohtur, gitmediğim hastâne, gitmediğim hacı-hoca kalmadı. Hiçbir kimse bendeki bu maraza bir çâre bulamadı. Bizim köyde seni pek bi metettiler, son bir umut sana geldik.
– Dur bakalım Kiraz Hanım! Ölüm ve ihtiyarlıktan başka her derdin devâsı vardır. Sen hele şu derdini etraflıca bir anlat, inşallah beraberce bir çâre buluruz, dedim.
– 18 senedir, suğsünümden ılık, sarı renkli bir su çıkıyor, lıkır-lıkır akıyor, sonra pöçüğümden içeri girip kayboluyor. Sırtımdan aşağı sanki ılık ve ıslak bir yılan kayıyor, diyerek derdini anlattı.
Psikiyatrik bir durum ile karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Hastanın şikâyetini muayene kartına ciddiyetle işledim. Başkaca önemli bir sağlık problemi olmadığını söyledi. Tepeden tırnağa güzel bir fizik muayene yaptım. Bedenen gâyet sağlıklı bir hanımdı. Kendi kendime: “git bire kadın, bir şeyin yok, maşallah turp gibisin” desem, bu hasta, daha çook doktor doktor dolaşır. Ben buna bir psikoterapi yapayım, dedim.
– Kiraz Hanım, şu ensenden çıkıp, kuyruk sokumundan içeri girerek kaybolan suyu biraz daha târif edebilir misin?
– Dohtur bey, bendeki bu su; ılık, kavuniçi renkli, biraz koyuca (kıvamlıca), yavaş akan bir sudur. 18 senedir hiç kesilmeden, devr i dâim yaparak akıyor.
Laboratuvara geçtim, 10’luk bir enjektöre 1 ampul Calcium Sandoz ve 1 ampul Bemiks çektim. 5 dakîka hafif sıcak bir suyun içinde beklettim. Hastanın târif ettiğine benzer ılık ve koyu sarı renkli bir sıvı olmuştu. Tekrar muayene odasına döndüm.
– Bak bakalım Kiraz Hanım, bu su, senin sırtında yıllardır akan suya benziyor mu?
Hasta enjektörü eline aldı, inceledi ve:
– Tıpkısının aynısı dohtur beyim, dedi.
Gayet ciddî ve güven telkin eden bir edâ ile:
– Bazı hastalıklarda, “çivi çiviyi söker” misâli tedâviler uygulanır. Senin hastalığın da bu gruptan bir hastalıktır. Dolayısıyla, bu enjektördeki suyu kalçandan yapınca, yıllardır sırtından aşağı akan o su 10 dakika içinde kesilecektir. 10 dakika içinde kesilmezse derdin bana gelsin, dedim.
Hasta muayene masasına yüzükoyun uzandı. Calcium-Bemiks karışımını yavaş yavaş intramusküler enjekte etmeye başladım. Yarısına gelmeden, inleyerek:
– Dohtur bey, bu ne ağulu bir ilaçmış, dedi.
– Ee, 18 senelik derdi ancak böyle ağulu bir ilaç iyileştirebilir, dedim ve enjeksiyonu tamamladım.
– Şimdi saate bakalım, 10 dakikaya kalmadan tesirini göreceğiz, dedim. Saate baktık. 7-8 dakika olmuştu ki;
– Tamam!, kesildi!, hay Allah senden razı olsun dohtur beyim. Dedikleri kadar varmışsın, diye sevinçle bağırdı.
Nevşehir’den ayrıldığım 1988’e kadar Kiraz Hanım, Pazartesi günleri, pazara gelen kocası ve yakınları aracılığıyla bâzen tavuk, bâzen yumurta, bazen de süt göndererek, Anadolu insanına has kadirşinaslığını devâm ettirdi. Hayattaysa hayırlı ömürler, vefât ettiyse Allah’tan rahmet dilerim.

Suğsün (süksün): Ense kökü
Pöçük: Kuyruk sokumu

Vazgeçilmez!

Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez zannedenlerle doludur”*

        Garip Ahmet muayenehaneden içeri girdiğinde yüzüne ölü benzi vurulmuştu ve nefesini omuzlarından alıp veriyordu. Doktor Mustafa onun bu hâlini görür görmez, telaşlandığını belli etmemeye çalışarak; “Ooo, Ahmet Âbi hoş geldin, hayrola” dedi. Garip Ahmet; “Doktorum, nefesim biraz daraldı da bir muayene olayım diye geldim” dedi. “Âbi şöyle uzan da bir bakayım” diyerek hastayı muayene masasına yatıran doktor, büyük tansiyonu 6, küçük tansiyonu ise 2 olarak ölçtü. Nabız filiform olup zor alınıyordu. Dinlediği kalp fibrilasyondaydı, bıçağın sırtında, dursam mı devam mı etsem arasında gidip geliyordu. Akciğer tabanlarında yaygın kaba raller duyuluyordu. Garip Ahmet’in, kalp yetmezliğinin en uç noktasında ve ölümün kenarında olduğunu gören doktor, hızla serum taktı, damardan 1 ampul “Cedillanid” yaptı. Beş dakika sonra 1 ampul de “Lasix” yapıp muayeneyi tekrarladığında kısmi bir düzelme olduğunu tespit etti.
Onbeş dakika kadar sonra Garip Ahmet kendisini oldukça rahat hissediyordu. “Doktorum, eline sağlık, serum çok iyi geldi, nefesim açıldı, iyice rahatladım, müsâdenle  ben gideyim, araba aşağıda bekliyor” dedi. “Dur bakalım Ahmet Âbi, telaştan sana bir çay bile ikrâm edemedim, hem biraz konuşmamız gerekiyor” dedi Doktor Mustafa. Komşu çay ocağından iki çay söyledi, Garip Ahmet’i karşısına oturttu. “Motoru çok yormuşsun Ahmet Âbi, en az bir ay ve yatarak dinlenmen gerekiyor. Ben az önce hafif bir takviye yaptım ama bu etki geçici bir durum. Birazdan seni kalp uzmanı bir arkadaşıma göstereceğim, esas tedâviyi o yapacak”.“Ama doktorum, aşağıda bir minibüs yolcu beni bekliyor, ayrıca mektup torbaları ve posta kolilerini de iki saat içinde Kayseri Postânesi’ne yetiştirmem gerekiyor” dedi Garip Ahmet. “Ahmet Âbi, ben yeğenine haber verdim, az sonra burada olur, arabayı onunla göndeririz”. “Ama doktorum, Mâruf neyi nereden alacağını, hangi paketi nereye bırakacağını, hangi evrakı kime imzalatacağını bilemez ki!”. “Ahmet Âbi, zannediyorum işin ciddiyetini anlatamadım, durum oldukça kritik. Allah korusun, direksiyon başında sana bir hal olursa, postayı mostayı bırak, yolcuların can güvenliğini kim garanti edebilir, kendi canını düşünmesen bile bunun vebâlini taşıyamazsın, ben de buna izin veremem”.Garip Ahmet’in yeğeni Mâruf geldi, amcasından gerekli bilgi ve tâlimatları alıp Nevşehir-Kayseri arasında posta taşımacılığı yapan ve ön kapağında “GARİP” yazan 1978 model kırmızı Ford minibüsle, Uçhisar-Ortahisar-Ürgüp-İncesu-Kayseri güzergâhından yolcularını ve posta muhteviyâtını yerine ulaştırmak üzere hareket etti.
Doktor Mustafa, babası gibi sevdiği Garip Ahmet’i aynı binada muayenehânesi olan kardiyolog Levent Bey’e götürdü. “Levent Hocam, Ahmet Âbi, benim babam yerindedir. Altı yıllık orta ve lise tahsilimiz boyunca, minibüsü ile sabah bizi Uçhisar’dan aldı Nevşehir’e getirdi, akşam da Nevşehir’den aldı kasabamıza geri götürdü. Paramız varsa, ne verirsek onu alırdı, yoksa zâten istemezdi. Îcâbında cebimize harçlık koyduğu da olmuştur. Demin biraz rahatsızlanmış, bana uğradı, kalp yetmezliği olduğunu görünce âcil müdâhaleyi ben yaptım, damardan bir ampul glikozid ve bir ampul diüretik uyguladım. Kısmen rahatladı, ama teşhisi kesinleştirelim ve tedâviyi düzenliyelim diyerek size getirdim. Bundan sonra Ahmet Abim’in emâneti sizedir” diyerek hastayı yeni doktoruna teslim etti.
Levent Bey, hastayı dikkatlice muayene etti; tansiyonunu ölçtü, kalbini ve akciğerlerini dinledi, batın palpasyonunu ve ekstremite kontrollerini yaptıktan sonra EKG’sini çekti ve EKO yaptı. “Ahmet Bey, Mustafa Hocam’ın teşhisine ben de katılıyorum, kalbiniz çok yorulmuş, ileri derecede kalp yetmezliği gelişmiş. Sizi bir süre hastânede yatırıp tâkip edeceğiz, sonra da uzunca bir ev istirahatine alacağız” dedi. Garip Ahmet, biraz isteksizce de olsa iki doktorun ortak tavsiyesine uymak zorunda kaldı, hastâneye yatmayı kabûl etti. Levent Bey hastâneyi arayıp yatağını hazırlattı, uygulanacak tedâviyi kardiyoloji sorumlu hemşiresi Serap Hanım’a târif etti. “Mustafa Hocam, hastamıza servisimize kadar refâkat edebilirseniz sevinirim, yürütmezsek iyi olur, bir araba ile götürelim. Hemşire hanım gerekenleri yapacak, ben akşama doğru uğrayıp tekrar göreceğim”.
Doktor Mustafa, Garip Ahmet’i hastâneye götürdü, yerine yerleştirdi, gerekli ufak-tefek malzemeleri têmin etti. “Ahmet Âbi, şimdi ben müsâdeni istiyorum, akşama doğru Levent Bey gelip kontrol edecek, yârın sabah ta ben uğrayacağım. Evden gelecek birşeyler varsa eve uğrar alır getiririm, bu arada yenge hanıma da bilgi veririm, merak etmesinler. Haydi Allah’a emânet ol” diyerek işine döndü. Yolda Garip Ahmet’in, çocuğu olmadığı için kendisine “garip” lakâbını yakıştırdığını, çok fedâkar ve yardımsever bir yapısı olduğunu, tanıyanlar tarafından ne kadar sevildiğini düşündü.
Ertesi sabah hastâneye giden Doktor Mustafa, Garip Ahmet’i yatağında göremeyince “yoksa !” diye telaşlanarak hemşire odasına koştu. Serap Hemşirehanım, “hoşgeldiniz doktor bey, hastanızı bütün ısrarlarımıza rağmen maalesef tutamadık, yarım saat kadar önce ayrıldı. Kendisini gâyet iyi hissettiğini, işinin başına dönmek zorunda olduğunu söyledi, size de selâmı var” dedi. Hızla postâneye giden Doktor Mustafa, Garip Ahmet’in biraz önce, arabasındaki 13 kişi ile birlikte Kayseri’ye hareket ettiğini öğrendi. Lahavle çekip, Göreme Oteli’nin karşısında bulunan muayenehanesine çıktı.
Akşam işi bitince ilk işi Garip Ahmet’in Uçhisar’daki evine koşmak oldu. Garip Ahmet, akşam yemeğini yemiş, hanımı ile karşılıklı çay içiyordu. “Ooo doktorum, hoşgeldin, niye zahmet ettin. Ben, gördüğün gibi çok iyiyim. Zâten Levent Bey’in verdiği hapları da kullanmaya başladım, evelallah bir haftaya hiç bir şeyim kalmaz” dedi. “Hanım, doktorumun çayı biraz demli olsun, yanına da az önceki sıcak börekten koy”. “Ahmet Abi, anlaşmamıza uymadın, beni üzdün. Acelen neydi, böyle kaçar gibi apar topar hastâneden ayrıldın, Levent Bey’e de mahcup olduk” diye sitem etti Doktor Mustafa. “Doktorum, dün Mâruf bütün işleri karıştırmış, kolileri yanlış yerlere bırakmış, torbaları almayı unutmuş, hâsılı kelam, ortalığı arap çorbasına çevirmiş. Postâneden arayıp şikâyet ettiler. Ben de ‘bu işleri kendi elinle yapmazsam böyle olur’ diye kahırlandım, kendimi de iyi hissediyordum, kalkıp gittim, bütün işleri eski düzenine oturttum” diye cevapladı Garip Ahmet. “Ahmet Âbi, kusura bakma da, sen hâlâ işin ciddiyetini tam olarak anlamış değilsin gâlibâ. Dün de konuştuk, Allah muhafaza direksiyon başında sana bir hâl olursa, sâdece kendini değil bir araba dolusu yolcuyu da ölüme sürüklersin. Kendinle berâber başka insanları da tehlikeye atmaya hakkın yok. Olmaz amma, farz-ı muhal, bir aylığına öldüğünü farzet; ne Kayseri yolcusu, ne posta torbaları, ne de evraklar yerinde kalır. Birileri senin yerine bu işleri yapmaya, dünyanın çarkını döndürmeye devâm eder” diye üsteledi Doktor Mustafa. Garip Ahmet, “öyle mi doktorum, bizim durum gerçekten vahim diyorsun. Ne yapalım, mâdem oluyormuş, bir aylığına ölelim bakalım. Biliyorsun Ankara’da birâder var, oraya gideyim. Büyük şehrin doktoru da büyük olur derler, orada bir rektefeden geçelim” diye boynunu büktü.
Ertesi gün Doktor Mustafa, Hacettepe’den hocası, meşhur kardiyolog Profesör Aydın Bey’den, Garip Ahmet için iki gün sonrasına randevu aldı. Aynı gün Ankara’ya giden Garip Ahmet, kardeşinin İncesu’daki evine misâfir oldu.
Randevu günü Uçhisar’da bir salâ verilmeye başlandı. Salânın bitiminde müezzin “kasabamızın sevilen minibüsçülerinden, Garip Ahmet ismiyle mâruf Ahmet Ölmez, Ankara’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenâzesi, yârın öğle namazını müteakip kasaba  mezarlığına defnedilecektir. Mevlâ rahmet eyleye” diyerek ve bunu üç defâ tekrâr ederek cenâzenin kimliğini kasaba halkına duyurdu. Garip Ahmet, randevusuna gitmek üzere evden çıkıp kardeşinin arabasına binerken, bir ayağı dışarıda, ön koltukta dünyanın dağdağasından kurtulmuştu.
Vefâtından kısa süre sonra kırmızı minibüsü satıldı, üzerindeki “garip” yazısı silindi. Şimdi başka “kendisini vazgeçilmez sananlar” Nevşehir-Kayseri postasını götürüp getirmeye devâm ediyorlar.

*Fransız atasözü, Mevlana’ya da atfedilir.

Ye kürküm ye!

Lise eğitiminin bitimine bir hafta-on gün kadar bir süre kalmış, 19 Mayıs törenlerinde lisenin bayrağını her zamanki gibi Mâhir taşımıştı. Mâhir, Nevşehir’in zengin ailelerinden manifaturacı Palamutlar’ın oğlu idi. Gâyet düzgün giyinir, iyi futbol oynar, güreş müsâbakalarında liseyi temsil ederdi. Bu işlerden derslerine yeteri kadar vakit ayıramadığından olacak, sosyal hayâtındaki başarıları, derslerdeki başarısızlıkları ile paralel bir seyir izlerdi.
25 Mayıs’ta notlar idâreye teslim edilmiş ve lise birincisi olduğum kesinleşmişti. Gençlik hâlet-i rûhiyesi ile gönlüme sanki bir gurur gelir gibi oldu. Kendimde, “Madem birinci oldum, 27 Mayıs’ta lisenin bayrağını ben taşımalıyım” diye bir hak gördüm. 1972’lerde, şimdilerde olmayan “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” diye bir bayram daha kutlanırdı. Demokrasiye müdâhale eden, seçilmiş başbakanı ve bakanları idâm eden güçler, “deliye her gün bayram” kâbilinden, nevzuhur bir bayram daha ihdâs etmişlerdi. 12 Eylül darbecilerinin yaptığı nâdir iyi işlerden birisi de bu utanılası bayramı ortadan kaldırmak olmuştur.
Kendi kendime münâsip gördüğüm hakkımı tahakkuk ettirmek üzere, müdürümüz ve aynı zamanda coğrafya öğretmenimiz olan Muzaffer Bey’in kapısını çaldım. Müdür Bey’in resmî bir edâ ile, “Buyur Mustafacığım” hitâbı üzerine, “Hocam, uygun görürseniz, 27 Mayıs’ta lisenin bayrağını ben taşımak istiyorum” dedim. Muzaffer Hoca beni, ömür boyu unutamayacağım bir bakışla, baştan aşağı şöyle bir süzdü, biraz duraksadı. O kısa aralıkta, kelimelerle değil ama bakışlarıyla sanki bana şunları söylüyor gibi geldi: “Sırtındaki ters yüz edilmiş cekete, altındaki aylardır ütü yüzü görmemiş, rengi atmış pantolona, üzerindeki kırış kırış gömleğe, ayağındaki partal ayakkabıya, boynundaki ip gibi bağlanmış, ilk bağlandığı hâliyle duran ve yağlanmış gravata bir baktın mı? Bu kıyâfetle mi taşıyacaksın lisenin bayrağını?”
Müdür Bey, hafifçe öksürdükten sonra; “bayrağı Mâhir taşıyacak Mustafacığım” dedi. Kıpkırmızı kesildim, kısık bir sesle, “peki Hocam” deyip Müdür Bey’in odasından çıktım.  “Essahtan bir haltmış gibi, lise birincisi olmuşsun. Üzerinde çul olmadıktan sonra neye yarar oğlum. Dünyâ, her zaman olduğu gibi, şimdi de ‘ye kürküm ye’ dünyâsı. Bir köylü çocuğu, hangi cesâretle lisenin bayrağını taşımaya tâlip olabilir” diye müthiş bir iç mücâdele halinde merdivenlerden inip bahçeye çıktım.
………..
Yaz tâtilinde üniversite giriş sınavları vardı. O yıllarda lise mêzunları 2 sınava girerlerdi. ODTÜ bir sınav, onun dışındaki bütün üniversiteler de bir sınav (merkezî sistem sınavı) yapardı. Her iki sınava da girdim, ikisi de iyi geçti. O sene meşhur Türkiye klasiklerinden biri yaşandı ve sınav soruları çalındığı için merkezî sistem sınavı iptal edildi. Temmuz ayında adresimize, ODTÜ Kimya Mühendisliği’ni kazandığıma dâir belge ulaştı. Belgede, Eylül ayında kayıt yaptırmam gerektiği ve kayıt için gerekli belgeler yazılı idi. Ben çok sevindim. Öyle ya; Türkiyenin bütün üniversitelerine denk olan bir üniversiteyi kazanmıştım. Eylül’de tekrarlanan diğer sınava girme lüzûmu hissetmedim. Ağustos’un sonuna doğru, diplomamı veya bitirme belgemi almak üzere lisenin yolunu tuttum. Görevli mêmur, hazırlanmış belgeyi bir zarfa koyarak, imzâ karşılığında bana teslim etti. Oraya kadar gitmişken, lise eğitimim boyunca büyük yardımlarını gördüğüm, aynı zamanda velîliğimi de yapan müdür başyardımcısı Ali Osman Bey’i de ziyâret etmeliydim. Ali Osman Hocam, başarımdan dolayı beni tebrik etti, bir gazoz ikrâm etti, yanında muhafaza ettiği son döneme âit takdirnâmemi de verdi.
Sevinç ve huzur içinde liseden çıktım, beni kasabamıza götürecek dolmuşa binmek üzere minibüs garajına doğru yürümeye başladım. Garaja girmek üzereyken, birisinin arkamdan, “Mustafa” diye seslendiğini duydum. Dönüp baktığımda, Ziraat Bankas’ında veznedar olarak çalıştığını bildiğim ve sınıf arkadaşlarımdan Sâlim’in babası olan Mustafa Bey’i gördüm. Mustafa Bey; “ben ‘Fakir ve Muhtaçlara Yardım Derneği’nin şûbe başkanıyım. Dernek olarak, yüksek öğrenim hayâtın süresince sana burs vereceğiz” dedi. Ben; “teşekkür ederim ama, benim böyle bir talebim veyâ mürâcâtım olmadı, bana ne sebeple burs vereceksiniz?” dedim. “Derneğimiz her sene, liseyi ilk 3 sırada bitirenlere karşılıksız burs vermektedir. Bu seneki isimleri öğrenmek üzere liseye gelmiştim. O sırada, arkadaşım olan Ali Osman Bey’i de ziyâret ettim. O da, ‘lise birincimiz az önce buradaydı’ deyince hemen arkandan yetişeyim diye ondan müsâde istedim ve seni yakaladım”.
“Sana burs vereceğiz ama, 3 tane de şartımız var: Birincisi, sınıfta kalmak yok, başarısızlığa pirim vermeyiz. İkincisi, şu anda sende vâr olduğunu bildiğimiz istikâmeti koruyacaksın, köklerinle bağını koparmayacaksın. Üçüncüsü ise, ilerde elin ekmek tutar hâle geldiğinde, sen de desteğe ihtiyâcı olanlara yardımcı olacaksın”. Ben tekrar teşekkür ettim, şartlarına harfiyen riâyet edeceğimi belirterek, sevinç içinde rahmetli Garip Ahmet’in minibüsüne bindim.
Yedi yıllık öğrenim sürem boyunca, devletin verdiği burs miktârı kadar bir miktar da bu dernekten geldi ve ben oldukça rahat bir öğrenim hayatı geçirdim.
Alın terim ve lise öğrenimim boyunca gösterdiğim gayret, uyduruk bir bayramda bayrak taşımak yerine, 7 yıl süren ve hayâtımı çok çok kolaylaştıran reel bir destekle ödüllendirilmiş oldu. Bu arada verdiğim 3 söze de riâyet etmeye tüm gayretimle devâm ediyorum.

Not: Tabî ki ODTÜ’den doktor çıkmıyor. Bir sonraki yıl tekrar sınava girerek Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi’ne geçiş yaptım.

Ömür Yaprakları

Nevşehir Tahta Câmi ve Bekir Efendi (Çarşı) Câmii’nin eski imamlarından, rahmetli Mehmet Derin (Deli Mehmet) Hoca ile samîmi arkadaştık. Bir sohbette, insanlardan bir kısmının çok memleket değiştirdiğinden, bir kısmının ise neredeyse doğduğu yerde ömrünü tamamladığından bahsedildi ve bunun sebeb-i hikmetinden söz açıldı. Rahmetli, bu meseleye cevap bâbında şöyle bir hikâye anlattı:
Doğumu yaklaşınca, bebeğin huzuru kaçar, sıkıntılanır, kendisine bakan meleğe sorar: – Ne oluyor, bu sıkıntının sebebi nedir?
Melek cevap verir:
– Ne olacak, doğumun yaklaşıyor, dünyâya geleceksin, onun hazırlıkları başladı.
– Ne olmuş dünyâya geleceksem?
– Dünyâ dediğin meşakkat yeridir, buradaki gibi “ekmek elden, su gölden” yok ! Acıkacaksın, susayacaksın, altın ıslanacak, karnın ağrıyacak, ağlayacaksın…
– Burada her türlü rızkımız hazır geliyordu, dünyâda rızkımızı kim verecek?
– Burada kim veriyor idiyse,  orada da O verecek, Cenâb-ı Hakk!
Bu açıklamaya çocuğun aklı biraz yatsa da, kalbi tam anlamıyla mutmain olmaz.
– Yok arkadaş, dünyâda da benim rızkıma kefil olunduğuna dâir bir kağıt vermezseniz ben doğmam!
Bu talep üst makâma arzedilir, üst makamdan; “verin kağıdını” fermânı gelir. Adı, sanı, cinsi, cibilliyeti, kazâsı, kaderi, rızkı ve eceli yazılı olan, altı da mühürlenmiş bu belgeyi alan çocuk, kağıt elinde olduğu halde, memnun bir şekilde dünyâya gelir.
Doğar doğmaz, dünyâda ona bakacak olan melek, kağıdı çocuğun elinden kapar, yırtar yırtar, dünyâ semâsına savurur. Bir parçası Şam’a,  bir parçası Van’a, bir parçası Fizan’a, bir parçası Nevşehir’e, bir parçası Kırşehir’e… düşer. O çocuk, başlar bu parçaları toplamaya! Bir şehirdeki parça tamamlandı mı, Cenâb-ı Hakk bir vesîle halkeder, geçer öbür şehre. Oradaki parçayı toplayınca, başka bir vesîle onu diğer mekânına sevkeder. Bütün parçaları toplayıp kağıdı tamamlayınca; vâdesi bitmiş, ömrü dolmuş, rızkı tamamlanmış ve eceli gelmiştir, asıl vatanına geçer kor gider.
Rahmetli Mehmet Hoca, hikâyeyi bitirdikten sonra bana döndü  ve gâyet samîmi bir edâ ile:
– Lan oğlum, senin kağıdını çok yırtmışlar. Bak, benimkini hiç yırtmadan Nevşehir’in tam göbeğine atmışlar, hiçbir yere gitmiyorum, dedi.
Bana göre gerçek olan bu hikâyeyi, her yer değiştirdiğimde veyâ yer değiştiren arkadaşlarımın vedâ merâsimlerinde kaç defâ anlattığımı hatırlamıyorum. Bundan sonra kaç defâ daha anlatacağımı da bilmiyorum. Allah sayfamızı tertemiz tamamlamayı nasîb eylesin.

Samsa Çavuş 

1999 senesi Ağustos ayı. Kuzuluk Kaplıca Evleri’ndeki devre mülkümüzde âilelerimizle birlikte tâtildeyiz. Üniversiteden Atilla Özcan, Ömer Soysal, Orhan Öztûran gibi arkadaşlarla berâberiz. Akşamları kaplıca suyunda dinlenirken gündüzleri de etrâfa kısa mesâfeli geziler yapıyoruz. Adapazarı, Karasu, Akçakoca, Karapürçek gibi yerlere günübirlik ziyâretler yaptık. Ertesi gün de Göynüğe gitmek üzere sözleştik. O akşam Ankara’dan Dr. Adnan Hasanoğlu aradı ve üçüncü defâ gireceğim doçentlik sınavımda yer alacak jüri üyelerini YÖK’ten öğrendiğini söyledi. Sıraladığı liste, özellikle de jüri başkanı, oldukça zorlu isimlerden oluşuyordu. Etrâfa belli etmedim ama canım iyice sıkıldı.
Ertesi gün Göynüğe gitmek üzere yola çıktık. Önde ben, arkada diğer arkadaşlar 5-6 araba ile gidiyoruz. Göynüğe 25 kilometre kala tanıtım tabelasında “Samsaçavuş” yazan bir köye rastladık. Samsa Çavuş hakkında biraz bilgim  vardı. Bu köye adı verildiğine göre mezarı da buralarda bir yerde olabilir düşüncesi ile biraz yavaşladım. Köyün ortalarında bir yerde aradığım şeyi gördüm: Bir telefon direğine asılı paslı bir tabelada “Samsa Çavuş Türbesi” yazıyordu. Yavaşlayıp durdum. Arkadaşlar da indiler. Samsa Çavuş hakkında bildiğim kadarıyla onlara da bilgi verdim. Tabelanın gösterdiği yere doğru yürüdük. İyice paslanmış bir demir kapının üzerinde, yazısı zorla okunabilen tabelasında “Samsa Çavuş Türbesi” yazan harap bir kulübeden içeri girdik. İçerisi, affedersiniz, bir koyun ağılından farksızdı. Tozağan toprak bir zeminde, 8-10 adet küçük taşla çevrilmiş alan mezar olmalıydı. Üç İhlas, bir Fatiha, bir Ayet-el Kürsi okuduk, duâ ettik.
Türbenin durumuna çok üzülmüştüm. Kimseye bir şey söylemedim ama, “eğer doçent olursam bu türbeyi bir güzel tâmir edeyim inşallah” diye kendi kendime söz verdim, yani bir nevi adakta bulundum. Aramızda; devletin, toplumun, özellikle de adını aldıkları bu büyük kahramanın kıymetini takdir edemeyen köyün vefâsızlığına dâir konuşmalar geçti. Daha sonra Göynüğe doğru yola devâm ettik.
Kasım ayında, Ankara Üniversitesinde doçentlik sınavına girdim. Jüri üyeleri oldukça mâkul davranıyorlardı. Ama jüri başkanı moral bozucu bir tutum içinde idi. Ben gâyet sâkin bir şekilde bildiklerime cevap veriyor, bilmediklerime de “bilmiyorum efendim” diyordum. Sınav bitti, dışarı çıktım. Sınav sırasında birkaç defâ odaya girip çıkan bölüm sekreteri; “hocam şimdiye kadar birçok sınav gördüm, ama hiç sizin kadar sâkin bir aday görmedim” dedi. Ben önceki sınavlardan tecrübeli olduğum için; “beni hemen çağırırlarsa geçtim demektir, içerde tartışma uzarsa durum vahim anlamına gelir” dedim gülerek.
Beş dakika sonra içeri çağırıldım. Jüri üyeleri ayakta idi. Jüri başkanı, “Mustafa Bey, hocaların, senin doçent olmanı uygun gördüler” diye söze başladı. Bu, “ben uygun bulmadım” demekti. Teşekkür ettim. “Bulmasına buldular da, sana bazı sözlerim var” dedi makam koltuğunun arkasında asılı resme bakarak. “Bu ülkeyi kimlerin bize emânet bıraktığını unutmamamız lâzım. Onların gösterdiği istikâmette hareket etmemiz gerekir. Onlara saygı göstermek herkesin vefâ borcudur” meâlinde bir konuşma yaptı. Baktım söz uzuyor, sözünü kestim: “Hocam, sözlerinizle neyi kastettiğinizi gâyet iyi anlıyorum. Şuna emin olun ki, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da bizden, bu ülkeye, bu insanlara hizmet etmekten, yardımcı olmaya çalışmaktan başka bir tavır görmeyeceksiniz. İçinizi ferah tutun” dedim. Dışarı çıkarken jüri başkanı seslendi: “Mustafa Bey! Lafa daldık, cübbeni giydirmeyi de unuttuk” Cübbemizi de giydik, hayırlısı ile doçent olduk.
Dışarı çıkıp hanımı aradım, “Bir Allah dostuna, bir târihî büyüğümüze gösterdiğimiz saygı, bize sekînet olarak yansıdı, onun yüzü suyu hürmetine zorluğumuz kolaylığa döndü” diyerek müjdeyi verdim.
Ben hemen târihî kaynaklardan Samsa Çavuş hakkında bilgi aramaya koyuldum. Üzülerek gördüm ki, sağlıklı bilgi yok denecek kadar az. Vakıflar genel müdürlüğünden araştırdım, türbe hakkında herhangi bir bilgi ve kayıt yok.
Aradan bir kaç ay geçince, Ankara’da müteahhitlik yapan bacanağım ve eski bir inşaatçı olan babasıyla birlikte Samsaçavuş köyüne gittik. Köy muhtarını bulduk, türbeyi tâmir etmek istediğimizi söyledik. Çok sıcak bir mukâbele gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. Köyün bağlı olduğu Mudurnu Kaymakamlığı’na gittik. Genç bir kaymakam, bizi çok iyi karşıladı. Bir kayıt olmadığı için, resmî bir işleme gerek olmadığını, tâmiratı sessizce yapmamızın iyi olacağını söyledi.
Yapacaklarımızı planladık. Ankara’dan bir inşaat ekibi oluşturduk. Köyde yaklaşık 10 gün kadar kaldılar. Gerekli tâmiratı ve çevre düzenlemesini yaptılar. Alanın etrafını tel örgü ile çevirdik, sınıra mazı fidanları diktik. Bahçeye su getirdik. Samsa Çavuş’un kardeşi Sülemiş Bey’in hâtırasına bir de çeşme yaptık. Allah hayrımızı kabûl etsin!
Daha sonra birkaç defâ daha türbeyi ziyâret ettik, etraftaki evlerde oturanlara, türbeye bakmaları şartıyla maddî yardımlar yaptık. Amma, “vermeyince Mâbud, neylesin Sultan Mahmud” fehvâsınca, köy ve köylü hiç oralı olmadı. Son gördüğümüzde, türbe iyice yıpranmış, köy de ana yolun dışarı alınması sebebi ile biraz kenarda kalmıştı.
Samsa Çavuş, daha yakınlarından bir vefâ, yeni bir adak bekliyor!

 

Samsa Çavuş:
Ertuğrul Gâzî ve Osman Gâzî’nin silah arkadaşı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda hizmeti geçmiş önemli kişilerdendir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. Ertuğrul Gâzî öncülüğünde; Akçakoca, Konur Alp, Aykut Alp, Hasan Alp, Abdurrahman Alp, Akbaş, Karamürsel ve Sülemiş Bey’le birlikte Söğüt’e gelmiş, Osman Gâzî zamânında pek çok savaşa katılmıştır. Mudurnu, Göynük ve Taraklı’nın fâtihi olarak bilinmektedir. Ömrünü, kardeşi Sülemiş Bey’le birlikte Sakarya boyunu tutmakla geçiren Samsa Çavuş, 1330 târihinden sonra vefât etmiştir.  Kabri, Mudurnu yakınlarında Samsa Çavuş (Hacı Mûsâlar) köyündedir. Makâmı Cennet olsun. Âmin!

Komiserlik uğruna!

 

Nevşehir’de pratisyen hekim olarak çalıştığım yıllarda, muayenehânem Dâmat İbrahim Paşa (Kurşunlu) Câmii’ne oldukça yakındı. Dolayısıyla müsâit durumlarda vakit namazlarını orada kılmaya çalışırdım.
1985 yılının ortalarında bir yatsı namazında, cemaatte yabancı bir kişinin olduğunu fark ettim. Namazdan sonra kapıda bekledim ve bu kişi ile tanıştım. Orhan Pişmiş isimli bir polis memuru idi. Muş’lu olduğunu, Nevşehir’e yeni tâyin olduğunu, siyâsî şûbede görev yapacağını söyledi. Ev tutmak üzere gelmişti. Kendisine yardımcı olduk, uygun bir ev tuttuk. Evini getirdi, yerleştirdik, hanımının ve çocuklarının ortama uyum sağlamalarına yardımcı olduk. Zamanla samîmiyetimiz iyice ilerledi.
Bir sohbet sırasında, kendisinde sedef hastalığı olduğunu, başkalarının görmesinden çekindiği için komiserlik kurslarına katılamadığını ve komiser olamadığını anlattı. Şifâ Allah’tandır diyerek kendisine, hastalık olan yerlere iğne yapma şeklinde, bir tedâvi uyguladım. Biiznillah hastalığı da iyileşti. Bunun üzerine açılan ilk kursa katıldı ve komiser yardımcısı oldu.
Zaman içinde yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez bir hâle geldi. Âilelerimiz de kaynaştı, öyle ki, çocuklarımız okula birlikte gidip geliyor, berâber oynuyorlardı.
Anadolu şehirlerinde güzel bir gelenek vardır. 10-15 kişiden oluşan sohbet grupları, genellikle haftada bir akşam, müdâvimlerin birinin evinde toplanırlar. Kitap okunur, sohbet edilir, ikramlar sunulur. Buna mahallî olarak; “sıra gecesi”, “sıra odası”, “oturma”, “oturma gecesi”, “sohbet”, “yâren sofrası”, “ferfene” gibi değişik isimler verilir.
Nevşehir’de de böyle bir gelenek vardı. 1987 yılbaşı yaklaşırken, benim de dâhil olduğum bir sohbet grubunda, Hazret-i Îsa’nın doğum günü olarak kabûl edilen yılbaşını, bir peygambere yakışır şekilde kutlama fikri ortaya atıldı. Alınan karara göre, yılbaşı gecesi, 15 civârında evde sohbet tertiplenecek, Hazret-i Îsa ve Meryem’in hayâtı anlatılacak, İslâmî içerikli filmler izlenecekti. Yılbaşı gecesi, birisi de bizim evde olmak üzere sohbetlerimizi yaptık. Kitaplar okundu,videolar izlendi, ikramlar sunuldu, saat 1.30 gibi arkadaşlar ayrıldı, ben de yattım. Saat 2 civârında telefon çaldı. Sohbet yapılan evlerden birisinin sâhibi bir arkadaş arıyordu: “Doktor Bey! Senin Orhan’ın yaptığı işi duydun mu” diye sordu. “Hayrola! Bizim Orhan ne yapmış” dedim. “Sohbet olan evlerden birisini jandarmaya ihbâr etmiş. Jandarma evi basmış, evi didik didik etmişler. Ev sâhibini de karakola götürmüşler” diye cevap verdi. Ben inanamadım, “Orhan öyle bir şey yapmaz, bir yanlışınız var!” dedim. Arkadaş, “Bilgi kesin, filan bakkaldan jandarma’ya telefon etmiş, filan köşede durmuş, filan sokaktan jandarmaya evi göstermiş” diye durumu îzâh etti.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Orhan gibi abdestinde namazında birisi nasıl böyle bir şey yapardı. Kumarbazı, ayyaşı, nâmussuzu, ipsizi, sapsızı dururken, nasıl olur da bizim gibi insanların peşine düşer, evlerini bastırtır, çoluğu çocuğu tedirgin eder, ev sâhibinin alınıp götürülmesine sebep olurdu?
Orhan’ın evi bizim eve yakındı. Hemen giyindim, paltomu giydim, çünkü dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Kapısını çaldım, Orhan pijamaları ile kapıyı açtı: “Ooo doktorum, buyur, buyur, hoş geldin, hayrola” dedi. “Hoş gelmedim Orhan, müsâit bir odaya geçelim, konuşacaklarımız var” dedim. Beni boş bir odaya aldı, odun sobasını yaktı. “Otur şöyle! Sen nasıl bir adamsın, bunu yaparken diyelim ki; Allah’tan korkmadın, peygamberden utanmadın, aramızdaki bunca hukûkun hiç mi hatırı yoktu” dedim. “Hayrola doktorum, ne yapmışım ki” diye sordu. Olanları ve duyduklarımı anlattım. Önce inkâr etti, “Ben öyle şey yapar mıyım, bir yanlışınız var” dedi. “Allah ayağına dolaştırmış, acemi polislik yapmışsın, kendini ele vermişsin” diyerek nereden telefon ettiğini, hangi köşede durduğunu, jandarmaya evi nereden gösterdiğini anlattım. Bu sefer savunmaya geçti, “Aslında jandarma bütün evleri basacaktı, ben bir evi bastırarak diğer evlerin basılmasını önledim” dedi. “Öyle bile olsa bu işi sen yapmamalıydın Orhan” diye üsteleyince ciddileşti. “Bir devlet mêmuru ile, bu devletin bir polisi ile böyle konuşamazsın” diye çıkıştı. “Bana bak, ben buraya devletin polisi Orhan Pişmiş ile değil, aramızda bunca hukuk bulunan Orhan ile konuşmaya geldim. Allah, şifâsını benim elimle verdiği derdini azdırsın, şifâsını da inşallah tekrar benim elime versin” deyip kalktım. Arkamdan, “Aman doktorum, pek ağır konuştun, o bedduâyı etmeseydin keşke” diye mırıldandığını duydum.
Ertesi gün, karakola alınan arkadaş, evinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bırakıldı. Bir süre sonra da Orhan başka bir yere tayin oldu. Ben de bir sene sonra ihtisas yapmak üzere Erzurum’a gittim. Orhan’ı da unuttum gitti!
İhtisâsı bitirdim, Erzurum’dan ayrılmadan bir ay kadar önce, arkadaşlarla görüşmek ve sohbet etmek üzere polikliniğe indim. Hasta bakıcımız Dursun Efendi, her zamanki gibi, geliş sırasına göre listelediği hastaları yüksek sesle çağırıyor, hastayı içeriye, “Hocam, ürtikerli bir hasta gönderiyorum” diyerek alıyordu. Ben de arkadaki bir masaya oturdum, hem yeni asistan arkadaşlara bir şeyler anlatıyor, hem de baktıkları hastalar ile ilgili tartışıyorduk.
Yarım saat kadar sonra Dursun Efendi yeni bir hastayı içeri göndermek üzere seslendi! “Orhan Pişmiiiş!” “Hocam, eritrodermili bir hasta gönderiyorum”. Kulaklarıma inanamadım! Orhan Pişmiş! Ben! Erzurum! Herhalde isim benzerliğidir demeye kalmadı, Orhan içeri girdi. Eli yüzü kıpkırmızı, vücudunu kepekler kaplamış. Beni karşısında görünce bembeyaz kesildi! Ayağa kalktım, “Allahın büyüklüğünü gördün mü” dedim. “Aman doktorum, ben zaten alımımı aldım, bir şey söylemene gerek yok” meâlinde bir şeyler söyledi. Arkadaşlar, Orhan’ı yatırdılar, tedâvisine başladılar.
Ayrılmadan birkaç gün önce ziyâretine gittim. “Orhan, hâlâ merâk ediyorum, o işi neden yapmıştın” diye sordum”. “Aklımca, âmirlerimin gözüne girip komiser olmak istemiştim. Onu da olamadık zaten. Çok pişmân oldum amma, ne fayda” dedi. “Allah şîfânı versin, kusurlarımızı affetsin” deyip ayrıldım.